Bir meyveyi, mesela ‘karadut’u tadar gibi tattık Bedri Rahmi’nin şiirini. O halde niçin hatırlamayalım?

Daha çok ressam mı, şair mi?

Sanki ressam. Şiirini de resim gibi yazmış.

Tersine çevirelim.

Şair, resmini şiir gibi çizmiş.

Bence de, bu ikincisi, birincisi kadar oturmadı.

Demek ki ressam.

Belki fakir aile çocuğu olmadığı için, babası bürokrat, daha sonra da vekil. Demek ki bir ‘sosyete’nin içinde.

Belki ondan tuvale ve fırçaya ulaşabildi.

Yoksa, bizim Anadolu çocukları sittin sene şiirden çıkamaz.

Çok Avrupa görmüş, Amerika görmüş. Ama daha çok Anadolu ve İstanbul görmüş.

(Çok görmüş ama, dikkatinizi çekiyor mu bilmem, şiiri Karadeniz’in ırmakları gibi.)

‘Dol Karabakır Dol’un başında ‘Yaradana Mektuplar’ var.

Okurken, zaman zaman ‘bu adam sanki dua ediyor’ diyebilirsiniz.

***

“Rabbim!.. İnsan oğullarından çektiğim yeter

Yalnız senin ellerin gezinsin ömrümde

Beni yalnız sen mahkum eyle sen azat”

Bazen de cüretkar hatta isyankar.

Fakat, okuduğum kadarıyla, inadına, inadına küfürbaz değil.

Ben isyankarlıklarını burada tekrar etmesem daha iyi.

Hayatı kurcalıyor. Varoluşu kurcalıyor. Tam şairin yapacağı işler. Bence Yunus’a muhabbet duyuyor.

“Büyük bir ayna kırılmış

Kırılıp yere dökülmüş

Kainat içine düşmüş

Düşmüş amma paramparça.”

‘Bahar ve biz’ de güzel.

“Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden

Rabbim ne güzel çıldırır.”

‘Karadut’ demiştik değil mi yazının başında.

“Karadutum, çatal karam, çingenem

Daha nem olacaktın bir tanem

Gülen ayvam, ağlayan narımsın

Kadınım, kısrağım, karımsın.”

‘Sitem’in de Karadut gibi bestesi var, biliyorsunuz:

“Yar yar/Seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar.”

Dili çok güzel. Türkçe nereye götürüyorsa oraya gidiyor. Kilitlenmiyor, kıtlığa düşmüyor.

(Burada ‘kabızlık’ kelimesini kullanacaktım. Kaba olur diye caydım. Fakat kaba maba, doğru kelime...)

Bugünlerde bir ‘piyango’ öyküsü uygun düşer.

“Mudurnu’nun

Alagöz nahiyesinden Durmuş’a

Büyük ikramiye vurmuş

Paranı nideceksin demişler

Bundan böyle demiş

Her Allahın günü

Soğanın cücüğünü yicem

Cücüğünü.”

***

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul Destanı İstanbul’a yazılmış güzel şiirlerdendir. Bakın tavsiye ederim. İstanbul’un tadını çıkaramıyorsanız, İstanbul Destanı’nı okuyun. Trafik belasına çatmadan bütün İstanbul’u gezmiş kadar olursunuz.

Tamam, biraz Orhan Veli, biraz Sait Faik. Ama aynı zamanda Bedri Rahmi.

“İstanbul deyince aklıma bir martı gelir

Yarısı gümüş yarısı köpük

Yarısı balık yarısı kuş

İstanbul deyince aklıma bir masal gelir

Bir varmış bir yokmuş”

Ben girizgahını yaptım siz devam edin.

(Trabzon’a da bir şiir yazmış. Evet, şiir. Ama İstanbul Destanı’yla kıyaslanamaz.)

Benim favorilerimden biri ‘Üç dil.’

Rahmetli Ramazan Dikmen’in okuyuşu hala kulağımda... Ada sıra duraksar, gülerdi.

“En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin”

Bu şiirin finali de çok hoş.

“En azından üç dil/Çünkü sen ne tarih ne coğrafya/Ne şu ne busun/Oğlum Mernuş/Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.”

Bedri Rahmi 1975’te öldü.

Biz daha sonra bir başka otobüslere, başka dolmuşlara, başka trenlere yetiştik.

Kah umduğumuz, kah ummadığımız yerlere gittik.

Ne yaptıysak, bu mısraı eskitemedik.