BELKİ BİR KİTAP OLUR…

Kimi zaman eski bir gazete kupüründen yola çıktım,
Kimi zaman anlatılan bir hatıradan…
Bazen de siyah-beyaz bir fotoğrafın arkasındaki not çekti ilgimi…
Ama yazarken hep aynı duyguyu hissettim: “Geçmiş, sadece geçip gitmesin, bizimle kalsın…”

Köşemde şehrimizin unutulmuş hikâyelerini yazmaya çalışıyorum.

Susurluk’un bilinmeyen, göz ardı edilmiş, unutulmaya yüz tutmuş tarihî detaylarını, belgelerle, anlatılarla gün yüzüne çıkarırken;

Bir lise anısında gençliğimi,

Bir siyah-beyaz fotoğrafta dostluğu,

Bir eski mektupta vedaları buluyorum.

İşte bu yüzden “Susurluk’un yerel tarihi” benim yazılarımda;

Bazen bir bakkal dükkânının eski tabelasında,

Bazen kapanan sinemaların tozlu perdelerinde,

Bazen de geçmiş günlerin anıldığı çay içimi sohbetlerde kendine yer buldu.

Yıllar önce yazılmış kitaplarda Susurluk’tan küçücük bir iz, ufak bir bilgi yakalayınca sizlerle paylaşmanın heyecanını yaşadım.

Şehrimizin yerel basın tarihini, bu sürece emek veren isimleri yazarken, bu mirasın bir parçası olmaktan büyük onur duydum.

“Susurluk Harp Hastanesi” ni yazarken “Susurluk halkının Çanakkale Savaşında yaralı gelen askerlere gösterdiği fedakârlık ve dayanışmayı” anlattım.

“Şehir Küser mi İnsana” adlı yazımda, Susurluk’un sevgiyle, saygıyla, ilgiyle canlı kaldığını; bunlar eksilince küser gibi sessizleşeceğini dile getirdim.

“Biz Bu Şehri Sevmeyi Unuttuk” derken, geçmişin değerlerini, komşuluğu, sokakları, anıları, bu şehre özgü kültürü nasıl yitirdiğimizi hatırlatmak istedim.

Araştırmalarım sırasında öyle özel ayrıntılara rastladım ki…

1444’te, henüz 12 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet’in ilk padişahlık yolculuğunda Edirne’ye giderken Koca Mustafa Paşa’nın Kepekler köyündeki çiftliğinde bir düğüne konuk olması…
Kanuni Sultan Süleyman’ın 1523’de Susurluk’ta bir akşam kaldığını öğrenmek…

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Susurluk’tan bahsetmesi…

1907 yılında iki mahallemize Sultan Abdülhamit onuruna “Sultaniye”, diğerine ise oğlu Burhanettin’in adına atfen “Burhaniye” isminin verilmesi…

1930’lu yıllarda temeli hayallerde atılan, 1950’lerde gerçeğe dönüşen Şeker Fabrikamızın bilinmeyen hikâyesi…
İşte bu bilgiler şehrimizin unutulmuş tarihinin sayfalarına düştüğüm küçük ama çok kıymetli notlardı benim için.

Ortaya çıkardığım en kıymetli bulgulardan biri de şuydu:

Udi Bestekâr, Devlet Sanatçısı Prof. Dr. Selahattin İçli, “Çocuk ve Çağlayan” isimli eserini, çocukluk anılarında yer eden Çaylak'taki çağlayanın coşkusundan ilham alarak bestelemişti.

Bir anlamda çağlayanımızın sesi Susurluk’tan taşarak tüm ülkeye yayılmıştı.

Böylesi bir ayrıntıyı gün yüzüne çıkarmaktan mutluydum.

Ben bu yazıları içimde bitmeyen bir merakla,

Bu şehre duyduğum derin aidiyet hissiyle yazdım.

Yazdıklarım sadece geçmişi anlatmak için değildi…

Onu “anlamak”, “hatırlamak”, “sahip çıkmak” içindi…
Belki yıllar sonra yazılarımdan biri “benim şehrimde şöyle bir hikâye vardı” diye anlatılır…

Ve belki bir gün…

Ben de bu tarihi bilgileri bir “kitapta” toplayıp sizlerle paylaşırım…