İnsanlığımızı ve İnancımızı Sorgularken...

Son dönemde sıkça şahit oluyorum; insanların birbirinin insanlığını sorgulamasına...

Daha da vahimi, sapla samanın birbirine karıştırıldığı, akıl ve mantıkla açıklanamayacak sözlerle insanların Müslümanlığının sorgulanmasına.

Ne demek mesela;

"O Müslümansa ben değilim!"

Allah aşkına, böylesine sakat bir bakış açısı olabilir mi?

Neresinden bakarsam bakayım, bu manzaranın elle tutulur bir tarafını göremiyorum.

Hemen herkes kendi kapısının önünü süpürmeden komşusunun eşiğindeki çer çöpü konuşuyor. Kendi eksiklerini görmezden gelirken başkasının kusurlarını büyütmekte ise adeta yarışıyoruz.

Çünkü empatiyi bilmiyoruz.

Bilsek de çoğu zaman umursamıyoruz.

Karşımızdakinin duygularını anlamaya, onun penceresinden bakmaya yanaşmıyoruz.

Kimileri buna egoizm diyebilir.

Haklı da olabilirler.

Ancak ben meseleyi biraz daha farklı görüyorum. Bana göre sorun, insanın kendisini yeterince tanımamasıdır.

Düşünsenize...

Yaratılmışların en değerlisi olduğunun bilincine varan bir insan, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapabilir mi?

Bu sorunun cevabını vermeden önce, gelin birlikte kısa bir hikâyeye kulak verelim.

Bir marangoz vardı.

Yıllarca çalışmış, alın teri dökmüş, sayısız ev inşa etmişti. Artık emeklilik zamanı gelmişti. İşverenine giderek işi bırakmak ve ailesiyle daha sakin, daha özgür bir hayat sürmek istediğini söyledi.

Müteahhit, yıllardır birlikte çalıştığı bu usta marangozun ayrılacak olmasına üzüldü. Son bir istekte bulundu:

"Gitmeden önce bana son bir ev daha yap."

Marangoz kabul etti.

Ama gönlü işinde değildi artık.

Bu yüzden kullandığı malzemeler kalitesizdi, işçiliği özensizdi. Yıllarını verdiği mesleğini adeta baştan savma bir çalışmayla noktaladı.

Ev tamamlandığında müteahhit geldi, evi gezdi ve dış kapının anahtarını marangoza uzattı:

"Bu ev senin. Emeklilik hediyen olarak kabul et."

O an marangozun yüzü bembeyaz kesildi.

Şaşkındı.

Mahcuptu.

Pişmandı.

Çünkü yaptığı evin kendisine ait olacağını bilseydi, ne kalitesiz malzeme kullanır ne de işini özensiz yapardı.

Şimdi bir an durun ve düşünün...

Hangimiz o marangozun yerinde olmak isterdik?

Hiçbirimiz.

Aslında hepimiz biraz o marangoz gibiyiz.

Hayat dediğimiz şey de tam olarak budur.

Her gün kendi hayatımızın evini inşa ediyoruz.

Bir çivi çakıyoruz.

Bir tahta yerleştiriyoruz.

Bir duvar örüyoruz.

Attığımız her adım, söylediğimiz her söz, verdiğimiz her karar; yarın içinde yaşayacağımız evin bir parçası oluyor.

Ne var ki çoğu zaman elimizden gelenin en iyisini ortaya koymuyoruz.

Sonra dönüp baktığımızda, içinde yaşadığımız hayatın aslında kendi ellerimizle yaptığımız bir eser olduğunu fark ediyoruz.

İşte o zaman keşke diyoruz.

Keşke daha dikkatli olsaydım...

Keşke daha vicdanlı davransaydım...

Keşke kırmak yerine anlamaya çalışsaydım...

Ama hayatın en sert gerçeği şu:

Geri dönüş yok.

Bu yüzden bugün attığımız her adımın değerini bilmek zorundayız.

Çünkü bugün kurduğumuz hayat, yarın yaşayacağımız evdir.

Ezcümle...

Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkasına yapma.

Dahası, başkasının yapmasına da sessiz kalma.

Çünkü insanın yaptığı hiçbir şey kaybolmaz.

Dönüp dolaşıp sahibini bulur.

Tıpkı marangozun özensizce yaptığı evde yaşamaya mahkûm kalması gibi...

Eğer marangoz empati yapabilseydi, kendisine çürük bir ev değil; güven, huzur ve mutluluk inşa etmiş olacaktı.

Ama o, içindeki şeytanı dinledi.

Oysa insanı insan yapan şey; öfkesini değil vicdanını, nefsini değil merhametini seçebilmesidir.

Hz. Ali'nin şu sözü de bunu ne güzel anlatır:

"Kendine reva görmediği şeyi başkasına reva gören insan, kâmil olamaz."

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirimizin inancını, kimliğini ya da kusurlarını sorgulamak değil, önce kendi kapımızın önünü süpürmek ve biraz empati yapabilmektir.

Selametle..

{ "vars": { "account": "G-HYBEHJ7KSN" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }