SİMİT TABLASINDAN HAYATA…

Omzunda simit tablasıyla hayatı öğrenen bir neslin hatırası… Emek, yokluk ve paylaşmanın kıymeti; bugünün gösterişli yardım anlayışıyla yan yana gelince insan ister istemez geçmişi özlüyor. Simit sattığım günlerden...

İlkokul son sınıftaydım…

Hayatla ilk ciddi tanışmam, omzuma aldığım bir simit tablası ile oldu.

O günlerde işe başlamak için sermaye gerekmezdi.

Senet yoktu, kefil yoktu, banka yoktu.

Giderdik bir fırına…
Amca, simit satmak istiyorum” derdik.

Eğer fırın sahibi “tamam” derse, önce bir simit tablası verirdi.

O tabloyla eve döner, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fırının önünde kuyruğa girerdik biz simitçi çocuklar.

Fırıncının tek bir şartı vardı:
Başka fırından simit almamak.

Simit
Fakirin susamlı döneri, sabah kahvaltısı, öğle yemeği...

Fırından yeni çıktığı anda kokusu bütün sokağı sarar.

Şimdi veriliyor mu bilmiyorum ama o yıllarda fırın bize günde iki simit “yeme payı” verirdi.

Birini satışa başlamadan önce sıcağı sıcağına yerdik.

İkincisi ise öğle yemeğimiz olurdu…

Yanında ya bir ayran, ya da bir bardak çay.

Her simitçinin kendine ait bir güzergâhı vardı.

Ben genellikle Ağır Sanayi Bölgesi’ne, yani eski adıyla Kepsut , yeni adıyla Faruk Kula olan cadde tarafına giderdim.
Şehri ikiye bölen tren yolunun oradan başlardım bağırmaya:

Taze simit… Gevrek simit…”

Ara sokakları dolaşa dolaşa Kula Yağ Fabrikası’na kadar yürürdüm.
Tabladaki simitler bitince fırına döner, topladığım parayı teslim ederdim.

Fırın sahibi parayı sayar, içinden bizim payımızı verirdi.

İlk kazancımı aldığım gün…
Bugün bile o heyecanı anlatacak kelime bulmakta zorlanıyorum.

Parayı düşürmemek için bir elimi cebimin üstüne bastırır, koşa koşa eve giderdim.
Kazancımı anacığımın eline verirdim.

Karşılığında ise çoğu zaman elime bir dilim salçalı ekmek ya da üzerine şeker serpilmiş yağlı ekmek tutuşturulurdu.

Sonra okul yoluna düşerdim.

Biz kenar mahalle çocukları için okula gitmek adeta tatil gibiydi.

Hemen her çocuk çalışır, ev bütçesine minik katkı sunardı.

Hey gidi günler…

Bugün ise çocuğunu çalıştıran anne babaya ceza kesiliyor.

Yetmiyor, çocuklar “koruma altına alınıyor”.

Simit satmak mı?

Neredeyse imkânsız.

Oysa o günler hayatın zor ama bir o kadar da saf ve temiz olduğu yıllardı.

Bugün de fakirlik var…

Ama çalışan yok, pardon; iş beğenen yok.

Hazıra alıştık.

Hem hayatı, hem emeği, hem de insanlığı tüketiyoruz.

Ramazan ayındayız.

RAMAZAN YARDIMLARI...

Belediyelerden ardı ardına açıklamalar geliyor:

“Şu kadar kişiye yardım yaptık…”
“Şu kadar eve iftar ulaştırdık…”

Buna benzer nice reklam kokan haberler okuyorum…

2000’li yıllardan önce, yaptığı yardımı reklam eden bir yönetici hatırlamıyorum.

O zamanlar;
Sağ elin verdiğini sol el bilmesin, görmesin.” sözü geçerliydi.

Bugün ise böyle davrananlar neredeyse enayi yerine konuluyor.

Yardımın reklamlısı makbul sanki!

Demek ki bize “milenyum” diye havai fişeklerle karşılattırılan yıllar, aslında bugünün habercisiymiş.

Her şeye rağmen bir gerçeği kabul etmek gerekiyor.

Belki de bugünlerimiz,
2050’yi görecek insanlar için
Ne güzel, ne saf günlermiş…” diye anlatılacak.

Çünkü biz en azından hâlâ sokakta:

Taze simit… Gevrek simit…” diye dolaşan abileri, amcaları, dedeleri görebiliyoruz.

Ama adı X, Y, Z ya da başka bir kuşak olan yeni nesil

Bizim gördüklerimizin yüzde birini bile görmeyecek.

Biz hayatın içindeydik.

Onlar ise çoğu zaman sanal dünyanın içinde, farkında bile olmadan büyük bir yok oluşun ortasında debeleniyor.

Belki de hayatın en büyük okulu,
bir zamanlar omzumuzda taşıdığımız
o simit tablasıydı.

Sahi…

Çocukluğunda simit satan kaç kişi var aramızda?

Hayırlı Ramazanlar… 🌙

{ "vars": { "account": "G-HYBEHJ7KSN" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }