TÜRK YILI..

2013'ün ilk günü... Yeni yıla bir hikaye ile "merhaba" diyelim...

Gazneli Sultan Mahmud, devlet adamlarının hazır olduğu bir sırada, divan toplantısının yapıldığı salona geldi. Herkes apansız giren hünkarı görünce şaşırdı. Sultan eline cebine atarak bir mücevher çıkardı. Birkaç adım atıp vezirin yanına yaklaştı. Elinde tuttuğu mücevheri vezirinin avucuna koydu, "Bu nasıl bir mücevherdir?

Değeri nedir?" diye sordu.

Heyecanlanan vezir, "Yüz eşek yükü altın eder" dedi.

Cevabı beğendiğini hissettiren Sultan, "Mücevheri kır, iyice döv" diye emir verdi.

"Sultanım! Bu mücevheri ben nasıl kırarım? Ben sizin malınızın iyiliğini isterim. Böyle paha biçilmez bir mücevheri kaybetmeye gönlüm razı olmaz" cevabını verdi.

Sultan Mahmud, vezirin bu tutumunu takdir eder göründü. Ona çok değerli bir kaftan hediye etti.

Bir müddet devletin başka işlerinden konuştuktan sonra Sultan, vezirden aldığı mücevheri sarayın perdecisine vererek ona sordu: "Bunu biri satın almak istese değeri nedir?"

Perdeci, "Bu mücevher, ülkenin yarısı ile eş değerde. Allah ülkemizi tehlikelerden korusun" deyince, Sultan, ona da "Bu mücevheri kır, parçala" emri verdi.

Titremeye başlayan perdeci, "Ey kılıcı güneş gibi parlayan sultanım! Kırıp parçalarsak bu mücevhere çok yazık olur. Buna benim elim varmaz. Çünkü böyle bir şey, padişahımın hazinesine düşmanlık demektir" dedi.

Sultan, perdecinin bu cevabını da beğenmiş göründü. Ona da iplikten bir kaftan sundu...

Maaşını artırdı. Aklını ve anlayışını öven sözler söyledi.

Biraz sonra mücevheri bir emirin eline verdi.

O da ötekilerle aynı şeyleri söyledi.

Sultan mücevheri kime uzattıysa, hepsi paha biçilmez değerinden bahsedip geri verdi. O da hepsine ihsanlarda bulundu.

Sultan birçok adamını denedikten sonra sadık kölesi Ayaz'a, "Parlaklığı ve güzelliği eşsiz olan, bu mücevherin değerini bir de sen söyle" dedi. Ayaz, "Sultanım, bu mücevherin değeri benim söyleyeceklerimden fazladır" dedi. 

Sultan, "Öyleyse şu mücevheri kır, parçala, toz et" dedi. Ayaz, hiç tereddüt göstermeden pırıl pırıl parlayan mücevheri, herkesin bakışları arasında moleküllerine ayırdı!

Mücevher kırılınca Sultan'ın etrafını saran beyler "Bu ne korkusuzluk, Tanrı hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir" diyerek feryat etti...

Diğer beyler Ayaz'ı ayıplayıp kınarken Sultan'ın sadık ismi: 

"Ey benim büyüklerim! Sultanın buyruğu mu daha değerli, bu mücevher mi?

Mücevherin güzelliği ve değeri gözünüzü kamaştırdı, Sultanı göremediniz. Ben gözümü ondan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam.

Ne kadar değerli olursa olsun, bir taşı onun sevgisine ortak etmem" dedi.

Az sonra Sultan, kubbeleri çınlatan sesiyle ihtiyar cellada emrini bildirdi:

"Bu aşağılık kişileri huzurumdan uzaklaştır. Bunlar bulundukları makama layık değiller. Bir taş parçası uğruna buyruğumu çiğneyenler, bulundukları makama layık olamazlar."

Sultan'ın buyruğu üzerine, Ayaz tahtın önüne koştu. El etek öperek beylerin affını diledi. Sultan, Ayaz'ın hatırı için suçluları bağışladı...

Önceki gün bir gazetede Süleyman Bey'in eski bakanlardan Işın Çelebi'nin kitabına önsöz yazdığını okudum... 

Türkiye'nin son 50 yılına damga vuran Süleyman Bey yazdığı notta "Herkesin birbirini affetmesi gerek. Ülkenin bir sevgi seline ihtiyacı var. Bu siyasetin işidir. Ülkenin geleceğini yapalım" diyor. Yani Süleyman Bey ülkede barışın gelmesi için GENEL AF istiyordu!

Demirel'in yazısını okurken bir başka gazetede ünlü bir tarihçi "İngiltere Avrupa Birliği'nden çıksın, bizim yerimize Türkiye girsin" diye konuşuyordu! Yani 50 yıldır "Bugün git, yarın gel" denilen Türkiye kıymetli olmuştu!

Bu iki notun üzerine bir de İMRALI ile yapılan görüşmeler karşısında LONDRA'nın bir cevap veremediğini görünce "Galiba onlar da Türkiye'nin bileğinin bükülmeyeceğini kabul etti" diye düşündüm...

Çünkü daha düne kadar Ankara'yı ciddiye almayanlar, köle gibi görenler şimdi AYAZ gibi "Sözünüzden önemli bir şey yok" demeye başladı...

Ben "HAYRA" yoruyorum...

BÖCEKLE gidecekleri bir yer olmadıklarını anladılar demek ki!

Zaten önceki gün Erdoğan'ın Şanlıurfa'da giydiği ARAP YEREL KIYAFETİ "Buraları biz yönetiriz. Yolumuza çıkanın defterini düreriz.

Artık Lawrence'ları burada iş yapamaz.

İsteyen gelsin boyunun ölçüsünü alsın!" anlamı taşıyordu!

Bunu da Suriye'ye bakarak, yani Osmanlı'nın Ortadoğu'ya açılan kapısına doğru bakarak söylüyordu!

Daha ne yapsın!

Sözün tamamı deliye söylenir!

2013 TÜRK YILI olacak...

İlk söyleyen ben olmak istedim... 

İyi seneler!