ANALAR YEMEKTE!

Geçtiğimiz akşam denk geldim.
Bir yemek programında bir grup anne toplaşmış gelinlerinin yemeklerini yarıştırıyorlar. Herkes kendi gelininin ne kadar mükemmel yemek yapıp sofra kurduğunu iddia edip öteki gelinlerin yemeklerine yalan yanlış kusur bulup masalarına gelen yemeklere bin türlü şey söyleyip burun kıvırıyor ve bir de dürüstçe puanlama yapmıyor!
Kayınvalide olma olgunluğuna erişmiş bu hanımefendilerin eskilerin deyimiyle “kemâle” erme noktasında hayli eksikleri ve zaafları olduğunu görüyorum ve “dur bakalım ne olacak” kabilinden âdeta içim sıkılarak merakla ve dikkatle seyrediyorum.
Anadolu kadınının o her dem şükreden, nimetin kıymetini bilen engin bilgeliği geliyor aklıma. Küçücük bir ekmek kırıntısını bile yerde gördüğünde eğilip alan, sonra öpüp usulca bir kenara kaldıran o bakış açısının derinliğini hatırlıyorum ve ürperiyorum aniden…
Evlere bolluk ve bereketin kaynağı olan analardan, önüne konmuş yemeklere binbir türlü kusur bulan analara ne vakit evrildiğimizi hesaplıyorum ve bir türlü çıkamıyorum işin içinden. Haminnelerimizin, annelerimizin evlere aydınlık, huzur, bolluk ve bereket veren hâl ve tavırları nasıl oldu da böylesine değişti? Bunu kim yaptı, kadınlarımız ne vakit böylesi köklü değişimlere uğradılar?
Bütün suçu televizyonlara, zamana yükleyeceğim ama biz insanoğlunun hiç mi suçu yok, kadınlarımızın hiç mi kabahati yok? Çorbalar çocuk maması, pilavlar lapa, diğer yemekleri ise tatsız ve tuzsuz! Ara sıcaklar ise hiç olmamış!
Bu ara sıcaklar ne vakit gelip oturdu sofralarımıza böyle?
Bir tarhana çorbasını bulduğunda, o çorbanın buğusunda Yüce Allah’a şükredip dua eden anaların bu asil tavrıydı bu milleti millet yapan. Çocuklarına merhameti ve şefkati birer sebil gibi sunan, parayı değil insanlığı öğütleyen, hırsı değil sükûneti ve suhuleti tavsiye eden yine o eli kınalı, dili dualı analar idi… Ne diyordu şair Yavuz Bülent Bakiler:
“Anamın duaları üzerimde olmasa
Yıkılır sırtımı verdiğim duvar.
Kopar, elime gelir tuttuğum dal
Kapımı çalmaz bahar...

Ne şikâyet, ne kin, ne şüphe biraz
Sessizliği, yüreğinin niyazındandır...
Elinin bereketi, iffeti, merhameti...
Kıldığı sonsuzluk namazındandır.”
Yığınla düşünceler gelip geçiyor zihnimden ve ekrandaki kadınlar hâlâ tartışmaya devam ediyorlar. Yemeklere zehirmiş gibi bakıp, biberi eksik, tuzu fazla, zeytinyağı eksik konmuş, ekmek kuru, tabaklar şekilsiz, gelin suratsız, çorba soğumuş, et pişmemiş, peçeler güzel katlanmamış, masa örtüsü güzel değil, mutfak dağınık vs. kabilinden bin türlü kusuru saymaya devam ediyor analarımız!
Sıkılıyor ve vakit harcamaya değmez deyip kapıyorum televizyonu. Hangi kanala gitsem diziler, kadın programları ve bir yığın gereksiz şey… Allah aşkına bu kanalların hâli ne böyle? Yok mu bu kanalları uyaran bir yetkili mercii? Evlerin ortasında birer yok edici aygıt hâline gelmiş, her saniye bir değerimizi katleden, değersizleştiren bu yayınları kimse denetlemiyor mu?
Savaş meydanlarına ne gerek! İçeriden kuşatılmışız meğer. Kültür emperyalizmi dört koldan bizi çekip çeviriyor ve bir şey demeye de, yapmaya da mecalimiz yok. Öylesine garip, öylesine tuhaf bir umarsızlık hâlindeyiz.
Ne var yani, masum bir yemek programı, neler söylüyorsun böyle, diyenleri de duyar gibiyim. Lakin her kötülük anlamsız ve içi boş şeyleri kanıksamakla başlar önce. Hangi yazardı hatırlamıyorum, diyordu ki:
“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey!”
Ben de diyorum ki “Önce analar değişir, sonra herkes!”
Vesselam...

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

banner207

banner152

banner215

banner151

banner206

banner214