İstanbul başta olmak üzere Balıkesir’in de aralarında bulunduğu birçok ilimiz şiddetli yağışa teslim oldu.
İlk değildi bu teslim oluş…
Uzun süreli her yağışın ardından benzer manzaralarla karşılaşıyoruz. Ancak son yağışlar, geride daha ağır bir fatura bıraktı. Bırakmaması da mümkün değildi. Çünkü bazı bölgelerde metrekareye düşen yağış miktarı 200 kilogramı aştı.
Mega kent İstanbul’daki görüntüler, afetin boyutunu gözler önüne serdi.
Akan sular sele dönüştü, önüne ne çıktıysa sürükledi. Caddeler, sokaklar, yollar göle döndü. İstinat duvarları yıkıldı, dere yataklarına ve kenarlarına yapılan binalar sel sularıyla karşı karşıya kaldı. Yollar, köprüler çöktü. İki canımızı kaybettik.
Allah rahmet eylesin.
Daha da beteriyle, belki de ödenmesi imkânsız bir faturayla karşı karşıya kalabilirdik.
Bundan sonra yaşanacak şiddetli yağışlarda neler olacağını bugünden kestiremeyiz.
Bugün söyleyebileceğimiz tek şey var:
Allah daha beterinden korusun!
★
Ama yalnızca dua ederek sorumluluktan kurtulamayız.
Çünkü iki gündür yaşananlar beni 13-15 yıl öncesine götürdü.
Edremit Körfezi’nde yine bir sel afeti yaşanmıştı. Dönemin Edremit Belediye Başkan Vekili Fatih Çağlar, hafızamda kaldığı kadarıyla, şu anlamda sözler söylemişti:
“Altyapı eksikliğimiz var. Buna çarpık yapılaşmayı ve imar sorunlarını da eklersek felaket kaçınılmaz olur. Edremit’in altyapısında büyük eksiklikler var. Biz üzerimize düşeni yapamadık, yapamıyoruz. Önceliği hep başka alanlara veriyoruz. Böyle olunca da felaket göz göre göre geliyor.”
İşte tam da bu!
İğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batırmak denilen şeyin gerçek karşılığı budur.
★
Yaşadığımız sel felaketleri bir değil, iki değil, üç değil…
Peki, neden?
Neden her şiddetli yağışın ardından kentlerimizi sular götürüyor?
Neden aynı manzaraları tekrar tekrar izliyor, aynı acıları yaşıyor, aynı zararları konuşuyoruz?
Sorunun cevabı, yıllar önce yapılan o itirafta gizli.
Aslında bu sözler yalnızca bir itiraf değildi. Siyasetçilerin, yerel yönetimlerin ve bürokrasinin yıllardır söylemekten kaçındığı gerçeğin ta kendisiydi.
Altyapı yetersiz…
İmar planları sorunlu…
Doğal alanlar tahrip edilmiş…
Ama bütün bunların hesabını sormak yerine, her felaketin ardından bildik açıklamalar yapılıyor.
Yağmur suçlanıyor, doğa suçlanıyor, kader deniliyor.
Peki, insanın hiç mi suçu yok?
★
Balıkesirlisi, İstanbullusu, Ankaralısı…
Siyasetçisi, bürokratı, yerel yöneticisi…
Aslında herkes, yanlış yapılaşmanın ve yetersiz altyapının bir gün ağır bedeller doğurabileceğini biliyordu.
Bugün yaşananlardan daha ağır felaketlerle karşılaşmayacağımızın garantisi var mı?
Yok!
Yarın yaşanacak bir afette çok daha büyük yıkımlarla, can kayıplarıyla karşılaşabileceğimizi söylemek kehanet değildir. Bu, göz göre göre gelen tehlikeye dikkat çekmektir.
★
Edremit Körfezinin dününe bakın, bir de bugününe…
Denizin doldurulup üzerine villalar yapıldığı alanları göreceksiniz.
Zeytin ağaçlarının dibine zehir dökülerek kurutulduğu, ardından imara açılan arazileri göreceksiniz.
Dere yataklarına imar izni verildiğini, buralara binalar dikildiğini göreceksiniz.
Daha da acısı, bütün bu yapılaşmanın yapıldığı bazı bölgelerde altyapının ne kadar yetersiz olduğunu göreceksiniz.
Sonra da ortaya çıkan çevresel ve görsel kirliliği seyredeceksiniz.
Peki, bütün bunlar kendiliğinden mi oldu?
Elbette hayır!
★
Asıl görülmesi gereken manzara, sorgulanması gereken mesele, sorulması kaçınılmaz olan soru şudur:
Bugün yaşadığımız ve adına “doğal afet” dediğimiz felaketlerde insanoğlunun hiç mi payı yok?
Ormanları katledenler kim?
Zeytinlikleri yok edenler kim?
Denizi dolduranlar kim?
Dere yataklarına imar izni verenler kim?
Arazi rantının peşine düşüp kentleri doğal dengelerinden uzaklaştıranlar kim?
Bütün bunlara göz yuman, hatta kimi zaman önünü açan yerel yönetimler değil de kim?
En güvenilir kişi olarak seçilip kentin emanet edildiği belediye başkanları…
Onların encümenlerinde, imar komisyonlarında görev alanlar…
Belediye meclislerinde, neye karar verdiklerini yeterince sorgulamadan parmak kaldırıp indirenler…
Kentin geleceğini, birkaç kişinin rantına kurban edenler değil de kim?
Acı ama gerçek olan budur.
★
Bizzat yaşadığım bir örneği daha anlatayım.
Sanırım 2013 yılının başlarıydı. Marmara Adası’nda bugün İstanbul’da gördüğümüz manzaraları hatırlatan bir sel afeti yaşandı.
Gittim, gördüm.
Dere yatağının tam ortasına Kaymakamlık binasıyla sağlık ocağı yapmışlardı!
Allah aşkına, insan sormadan edemiyor:
Bu nasıl bir planlama?
Bu binalara kim izin verdi?
Projesini kim hazırladı, onayını kim verdi, temelini kim attı?
Dere yatağının ortasına kamu binası yapacak kadar nasıl bir anlayışa sahip olabilirsiniz?
Var mı böyle bir sivri zekâlılık?
★
Doğanın kurallarını yok sayarak, imar rantı uğruna doğal dengeleri değiştirmeye kalkışırsanız, sonunda ödeyeceğiniz bedel de ağır olur.
Üstelik o bedeli yalnızca yanlış kararı verenler ödemez. Evini su basan vatandaş, iş yeri zarar gören esnaf, yuvasını kaybeden aile, hayatını kaybeden insan öder.
Rantın kazancı birilerinin cebine girer, felaketin faturası herkese kesilir!
★
Diyeceğim şu:
Doğa, kendisini hiçe sayan insanoğluna er ya da geç cevabını veriyor.
Dere yataklarını beton yığınlarıyla doldurursanız, bir gün su o yatağını yeniden arar.
Ormanları yok ederseniz, toprağın tutunacak dalını kesersiniz.
Denizi doldurursanız, kıyının doğal dengesini bozarsınız.
Zeytinlikleri kurutup betonlaştırırsanız, yalnızca ağaçları değil, geleceğinizi de yok edersiniz.
Sonra yağmur yağınca şaşırmayın!
Ne demiş atalarımız?
Herkes ektiğini biçer.
İnsanın karşısına bir gün mutlaka kendi yaptıkları çıkar.
★
Elbette her seli, her taşkını yalnızca yanlış yapılaşmayla açıklayamayız. İklim koşulları, yağışın şiddeti ve başka doğal etkenler de felaketlerin boyutunu belirler.
Ancak insanın yaptığı yanlışlar, doğanın etkisini yıkıcı bir felakete dönüştürüyorsa burada sorumluları sorgulamak zorundayız.
Bugün yaşadıklarımızı “Doğal afet, dünyanın her yerinde oluyor” diyerek geçiştiremeyiz.
“Yaradan daha beterinden korusun” diyerek birbirimize teselli vermekle de yetinemeyiz.
Dua edelim elbette…
Ama tedbir almayı da bilelim.
Bilimi dinleyelim, şehirleri bilimsel esaslara göre planlayalım, dere yataklarını koruyalım, altyapıyı güçlendirelim ve rant uğruna yapılan yanlışlara artık dur diyelim.
Çünkü mesele yalnızca bugünü kurtarmak değil, yarınlarımızı korumaktır.
★
Ezcümle;
Doğanın intikamı mı dersiniz, bozulan dengenin bedeli mi? Adı ne olursa olsun, sonuç değişmiyor.
Doğayı yok sayanlar, bir gün onun kurallarına çarpar.
Ve o gün geldiğinde, faturayı ödeyenler çoğu zaman suçu olmayan insanlar olur.
Unutmayalım:
Hatalar yapmak kötüdür demiyorum. Yapılan hataları düzeltmemek de başlı başına bir sorundur.
Asıl kötülük, hatayı bile bile sürdürmek ve gerçeği gizlemektir!
Selâmetle...