Yazmak zahmetli bir iştir. Ölçmek-tartmak, bir daha bakmak, yeniden ölçmek sonra da biçmek lazım.

Yazmak ağızdan çıkan söz gibidir ya da yaydan çıkan ok gibi. Geri dönüşü yoktur. Bu yüzden tekrar tekrar ölçmeyi, tartmayı gerektirir.

Efradını cami, ağyarını mâni bir metin ortaya koymak zahmetli bir iştir. Yani? Yanisi şu: Neyi yazmak için aldınız kalemi elinize? Neyi anlatmayı amaçlıyorsunuz?

Konunuz ‘’Şu’’. Sonra?

Yazınız bittiğinde, ‘’Şu’ ’nu anlatmaya yarayan cümlelerin hepsini kurmuş ve yerine yerleştirmiş olmanız, ‘’Şu’’ nu anlatma amacınıza hizmet etmeyen hiçbir cümlenin metninize girmemiş olması gerekiyor.

Meramınızı anlatmaya yarayacak bütün kelimeler, cümleler metninizde kendisine yer bulacak, bu amaçtan gayrısı/dışındakiler metinde olmayacak.

Peki, tamam. Zorluk, zahmet bunun neresinde?

Kalemi elinize alıp yazmaya başladığınızda, o amacı göz önünde bulunduruyorsunuz fakat, amaca giden bir cümle ile bir sokağa giriyorsunuz, devam ediyorsunuz; yazıyorsunuz yazıyorsunuz, bir ara şöyle bir durup baktığınızda ana caddeden/konudan çok farklı öyle bir yere gelmişsiniz ki, bulunduğunuz konumdan ana caddeye/konuya sizi döndürecek hiçbir navigasyon yok…

Geri dönmek ancak ürettiğiniz cümlelerin, paragrafların bir kısmını atmakla mümkün. Ne kadarını? Ana caddeye en yakın konuma geri gelene kadar!

Bu anlattıklarımız yazma işindeki zahmetin bir veçhesi/yüzü…

Yazmak eylemi birikim gerektiren bir iştir. Neyin birikimi? Zihinsel kapasiteyi zenginleştirecek bir altyapı birikimi.

Bu da çok çok okumak, çokça düşünmekle mümkün.

Bizde okumak, İslam’ın ilk emri olması nedeniyle çok mukaddes, kutsal bir iştir. Bu bağlamda, “Kitap okumayı sevmiyorum.” diyen, alnı secdeli bir insanın aslında ne kadar netameli bir alanın sınırlarında dolaştığını düşünebiliyor musunuz?

Hadi, soruyu doğrudan soralım: Kur’an, ilk emrinde “Oku!” diyor; Müslüman bir birey ise “Kitap okumayı sevmiyorum.” diyor. Sizce bu vahim bir çelişki değil mi?

Konumuza geri dönelim. Yazmak için çokça okumak gerektiğini söyledik. Bir de çokça düşünmek gerekiyor. Tefekkür, düşünmekle aynı gibi görünse de düşünmekten farklı, daha kapsayıcı ve daha derin bir kavramdır. Bu yüzden tefekkür, bizim kültürümüzde saygın ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Derin düşünme, varlıklara ve evrene bakarak Allah’ın kudretini idrak etme anlamına gelen tefekkür, bizim inancımızda en değerli işlerden ve ibadetlerden biri kabul edilir.

Âl-i İmrân suresinin 191. ayetinde şöyle buyrulur:

“Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler ve şöyle derler: ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.’”

Çok okumak ve çokça tefekkür etmek, at başı giden eylemlerdir, öyle olmalıdır. Bu zahmetlere katlanmayı göze alamayanların zihinsel birikim oluşturmaları ve sağlam bir altyapı oluşturmaları mümkün olmaz.

Yazanlar, zihinlerinde biriktirdiklerini kullanarak üretirler düşünsel ürünlerini. Yazıları, hafızalarında biriktirdiklerinin bir hasılasıdır. Ortaya koydukları ürün, hafızalarındaki birikimden, sahip oldukları altyapıdan izler taşır.

Yazma işinin zahmetli olmasının bir diğer sebebi de yazmak üzere masanın başına oturulduğunda zihinsel bir hazır bulunuşluk hâlini yakalamanın kolay olmamasıdır.

Gündelik hayatın olağan akışındaki curcuna, her nerede olursak olalım, peşimizi bırakmaz. Her zaman yanımızda taşıdığımız cep telefonlarından gelen çeşitli bildirimler ve zil sesleri dikkatimizi sürekli dağıtır. Facebook, Instagram, X ve daha niceleri… Dijital mecralar, bize her an kolayca ulaşır; bizi dürter, zihnimizi, gözümüzü ve dikkatimizi kendilerine yöneltir.

Sosyal mecralardaki gelişmeleri ve Fırsatları Kaçırma Korkusu, yani FOMO (Fear of Missing Out), insanları bu mecralardan bir an olsun ayrılamaz hâle getirir. FOMO yüzünden yazmak üzere masanın başına oturmak bile oldukça zorlaşır.

Bütün bu engelleri aştınız, masanın başına oturdunuz ve yazdınız diyelim. Peki, sonra? Yazma işini sürdürmek gerekir.

Yabancı dil için “Çok nankördür.” derler. Konuşmadığınızda, kullanmadığınızda hemen unutursunuz. Yazmak da böyledir. Yazmadıkça insanın yazma becerisi körelir. İşte bu yüzden yazıma bu başlığı koydum: Kalem yazdıkça körelir, insan yazmadıkça…

Balıkesirim.net’teki son yazıma baktım. O günden bugüne yaklaşık iki yıl geçmiş. Doğrusu, şaşırdım; ne kadar da çok zaman geçmiş!

Uzun zamandır elime kalem almamışım. Ülke ve dünya gündemi, konu sıkıntısı yaşatmıyor kalem ehline, maalesef mi desem, çok şükür mü desem, bilemedim.

Çok defa yazmaya niyetlendim. Masanın başına da oturdum, kalemimi ve kâğıdımı da hazırladım. Fakat kafam, beynim, hafızam dumur. Tek cümle, hatta tek bir başlık cümlesi var zihnimde; gerisi yok! Adeta duvara dayanıp kalmış gibiyim. Hafızamı zorluyorum ama patinaj bile yapamıyorum. Sonunda, tabii ki, bırakıyorum; vazgeçiyorum yazma işiyle didişmekten.

İki yıl geçmiş. Körelmişim. Yazmadıkça körelmişim.

İşte bu körelmeyi gidermek ve yeniden yazmayı denemek için yazma işinin zorluğu üzerine bir şeyler yazmak istedim.

Umarım efradını câmi, ağyarını mâni, dört başı mamur bir yazı çıkmıştır ortaya.