“Kötülüğü” anlatmak için söylenmiş güzel bir atasözümüz var: “İNSANOĞLU ÇİĞ SÜT EMMİŞTİR” Diye. Ama bu kadının yaptığını anlatmak için kelime bulmak zor. İster canilik deyin, ister vahşet, ister katliam… Katliam olması için illa çok sayıda masum insanın ölmesi gerekmiyor. Bazı katliamlar tek kişilik olur. Koca bir orduyu tek başınıza yok etmiş gibi bir vebali alırsınız sırtınıza. Bazen öldürdüğünüz bir masumun canı ( hele günahsız bir bebekse) milyonlara denk düşürebilir günahınızı. Anne demek istemiyorum bu kadına. Değil çünkü. Basında denildiği gibi M.B sadece. Anneliği bırakın insan olamamış M.B. İnsan nasıl bir cana kıyabilir? Hele de bir anne kendi evladını gözünden sakınır, parçalara ayırmak da ne demek? Nasıl bir vicdanın var? Günahlarının bedelini o masuma ödetmeye ne hakkın var? Yok, elbette böyle bir hakkı. Kimsenin yok, olmamalı… Ne yazarsak yazalım, ne kadar haber yapılırsa yapılırsın birileri kötülük tohumlarını ekmeye devam edecek. Yeni canlar toprağa gömerken yaşanmamışlığını, hesabını veremeyeceğimiz bir kaosa doğru sürükleneceğiz. Biraz daha insan gibi olmayı denemek lazım… Hayatın sıkıntıları ve stresleri içinde kaybolmamak, buna izin vermemek lazım. Sıkıntıya kapılmaya devam edersek daha çok buhranlar geçirilecek. Allah sonumuzu hayır etsin.      
KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE!
Hepimiz çok Müslüman’ız ya, muhterem şahsiyetiz, kurallara uygun davranıyoruz ya… Benim güzel memleketim de ve de ülkemde herkes hakkıyla iş yapıyor ya… Gazetecilik meslek ahlakına sahibiz ya ( o da neyse!). Bu iş çok para, propaganda için yapılmıyor ya… Saygın ya… Olan hep çalışana olmuyor ya… Bizden olmayanı yerin dibine sokmayı seviyoruz ya… Hani seçimler yaklaşıyor, vaatler hava da uçuyor ya… Birileri gün geçtikçe cebini doldururken garibanların ki hep boş ya… Kimin eli kimin cebinde ya…
Fark etme, uygula…
DÜNYA senin çevrende dönmüyor, hiçbir zamanda dönmeyecek. Kendini büyük bir şey sanma… Onun bunun arkasından konuşup da yüzlerine gülme. Çalışmak bizi şu üç şeyden kurtarır: Can sıkıntısı, kotu alışkanlıklar, Yoksulluk.( VOLTAIRE) bunu fark etmekle kalmayalım! Hayatımıza geçirmeyi deneyelim.
---------------------------- 
DÜŞÜNME MOLASI
---------------------------- 
Chung-kung, 'üstün erdem'i sordu.
- Üstat yanıt verdi: "Ülke dışına çıktığında, herkese sanki büyük bir konuğu kabul ediyormuşsun gibi davran. Sanki bir kurban töreninde görevliymişsin gibi halkına hizmet et. Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma. Gerek ülkende, gerekse ailende kendine karşı bir yakınmada bulunulmasına yol açma." Chung-kung dedi ki: "Öyle pek yetenekli değilsem de, bunlar üzerinde çalışmayı bir ödev bileceğim."
***
On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi. Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı.
Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı.
Önce balığa, sonra oğluna baktı. 
"Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum," dedi.
"Baba!" diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
"Başka balıklar da var," dedi babası.
"Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!" dedi çocuk. 
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı. Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu.  Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.. 
Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City'nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hâlâ o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür. Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk. Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız. Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.
---------------------------- 
GÜNÜN SÖZÜ:
----------------------------
Ahlak olmayan yerde kanun bir şey yapamaz Napolyon