Anacığım ile babamı Başçeşme’ye koyduğumuzda, “Nasıl olsa buralar boş” dedik.

Kendimize de bir mezar yeri ayırtmadık.

Hata etmişiz!

İlk annemi toprağa verdiğimiz günlerde Başçeşme’nin o tarafları bomboştu.

Nadasa bırakılmış tarla gibiydi.

Ne kabir vardı doğru dürüst, ne ağaç…

İnsanın gölgesine sığınacağı bir yer bile yoktu.

Biz de zannettik ki hep böyle kalacak.

Meğer hayatın da kendine göre bir kepçesi, bir dozeri varmış!

Öğütme makinesi gibi çalıştı zaman.

Kabirler birer birer doldu.

Önce birkaç mezar…

Sonra birkaç sıra…

Sonra baktık ki Başçeşme’de bize değil, iğne atsan yere düşmeyecek kadar insana yer kalmış!

Sadece annemle babamın bulunduğu bölge değil…

Başçeşme’de ebedi yatacak yer kalmadı!

Belediyecilerden ricacı olduk.

“Bize de bir yer bulun.”

Ama nafile…

Bize yatacak(!) yer yoktu.

★

Geçenlerde abim vefat edince bu kez yolumuz Çınarlıdere’ye düştü.

Aklıma yine aynı mesele geldi:

Mezar yeri!

Galiba bir gözümüz dünyada, bir gözümüz toprakta!

Bizim “Sakıp Ağa”yı defnettiğimiz yerin hemen bitişiğinde güzel bir yer vardı.

Köşe başı…

Şehre kuş bakışı…

Manzarası bile var!

“Tamam,” dedim.

“Ölünce beni buraya koyarsınız.”

Hatta işi biraz daha ileri götürüp tapusunu(!) satın almayı bile düşündüm.

Sonra durdum.

Kendi kendime sordum:

Ulen Ramazan, öldükten sonra tapu senin ne işine yarayacak?

Tapuyu cebine koyup öte tarafa mı götüreceksin?

Ölüye tapu değil, toprak lazım.

★

Tam bu sırada “Ramiz Dayı’nın mezarı” meselesi üzerine biraz araştırma yaptım.

Diyanet İşleri eski başkanlarından Süleyman Ateş Hoca’nın söylediklerine de baktım.

Hoca diyor ki özetle:

Mezar sade olmalı.

Toprakla örtülmeli.

Belli olsun diye hafif bir tümsek yapılmalı.

Başına da bir ağaç veya basit bir taş konulmalı.

Ama biz ne yapıyoruz?

Ölüye saray yapıyoruz!

Mermer…

Granit…

İşleme…

Sütun…

Fotoğraf…

Çiçek…

Işık…

Neredeyse elektrik sayacı takıp “kaçak kullanım var mı?” diye kontrol edeceğiz!

Bir bakıyorsun mezar değil, villa!

Ölen adamın dünyada bir evi vardı.

Öldükten sonra da bir ev yaptırıyoruz.

Hem de çoğu zaman dünyadakinden daha pahalı!

★

Süleyman Hoca’nın görüşüne katılıyorum.

Gösteriş için yapılan mezarların ne ölüye faydası var ne de geride kalana.

Ölü, mermerin kalitesine değil; hayattayken bıraktığı izlere bakar demiyorum tabii…

Ölü zaten hiçbir şeye bakmıyor!

Bakan biziz.

Çünkü mesele çoğu zaman ölüden çok yaşayanların meselesi.

“Benim babamın mezarı şöyle…”

“Annemin mezarı böyle…”

“Bizimkine İtalyan mermerinden yaptırdık…”

Yahu kardeşim!

Adam öldü!

Hâlâ prestij peşindesin.

★

Ben kararımı verdim.

Mezar yeri satın almaktan vazgeçtim.

Ölmekten değil!

Mezar yeri satın almaktan…

Ben ölürsem beni kimsesizler mezarlığına gömün.

Sade olsun.

Gösterişsiz olsun.

Bir avuç toprak…

Başucumda basit bir taş bile yeter.

Hatta birkaç yıl sonra beni de toprakla birlikte unutun.

Tıpkı kutsal topraklarda olduğu gibi…

Toprağa karışayım.

Toprak olayım.

Çünkü insanın sonunda vardığı yer belli:

Ne tapu kalıyor, ne mal mülk, ne mermer, ne makam, ne de koltuk!

Hepsi dünyada kalıyor.

İnsan yanında sadece yaptıklarını götürüyor.

★

O yüzden…

Ben ölürsem arkamdan borca girip mezar yaptırmayın.

Mermerciyle pazarlık etmeyin.

“Şurası daha gösterişli” diye uğraşmayın.

Beni toprağa bırakın.

Varsın mezarım sade olsun.

Varsın birkaç yıl sonra izi bile kalmasın.

Çünkü benim için önemli olan mezarımın nasıl göründüğü değil…

Hayattayken nasıl göründüğümdür insanların gözünde.

Ezcümle;

Mesele şatafatlı mezar yapmak değil yeğen!

Mesele, ölmeden önce adam gibi yaşayabilmek!

★

O değil de;

Başçeşme'nin kapısındaki;
"Her Nefis Ölümü Tadacaktır" yazısının
aslında makam koltukları karşısındaki duvarda yazılı olması gerekmez mi?

Selâmetle...