Biat kültürüdür bu.

Padişahın tahta çıkışının tescillendiği merasimde saray çavuşları hep bir ağızdan “padişahım çok yaşa” derler ama bu kadar değildir devamı da vardır:

Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var

Yani…. Biatın yanında kibirlenmemek gerektiği uyarısı da vardır.

Ve ilginçtir, bu uygulama “mağrur olacak kimse kalmadı” gerekçesiyle Vahdettin tarafından kaldırılmıştır.

Türkiye; 2000’ler sonrası bu seremoninin çok gerisinde aslında.

Herkes “padişahım çok yaşa” diyor ama “mağrur olma” diyen yok.

Diyebilen de yok, öyle bir hal aldı manzara.

En tepeden en küçük belediyeye kadar her makam sahibine “padişahım çok yaşa” derseniz sorun olmuyor.

Cumhurbaşkanlığı makamından tutun, bakanlara… Siyasi parti liderlerinden tutun belediye başkanlarına…

Son yıllarda “padişahım çok yaşa” uygulaması özellikle yerel basın açısından da oldukça sıkıntı yaratır hale geldi.

Nasıl THY, Telekom, Halk Bankası, Vakıfbank, Ziraat Bankası gibi kamu kurumları reklam paylarında asla yandaş dışı gazeteleri görmüyorsa belediyelerde de artık bir garip yandaşlık hali ve reklam vermeme, dürüst ve işini yapan gazetecilerin de reklam alamama sorunu(!) doğdu.

Vah ki vah!

Çünkü eskiden böyle bir şey yoktu.

Birincisi günlük bülten gibi tanıtım haberleri BİK aracılığıyla yağmur gibi yerel medyaya akmazdı.

İkincisi yerel muhabir de haber peşinde koşar, haberini kendi yazardı.

Şimdi belediyeler bülten yolluyor. Haber dilinden zaten uzak, baştan başa reklam soslu icraat bültenleri.

Haber diye bunları yayınlayan tabiri caizse reklam pastasından pay alıyor, yayınlamayan veya eleştiren ise avcunu yalıyor.

Oysa…

Bayramda, özel günlerde reklam verilirdi de böyle bültensel reklamlara gark olmazdı bir zamanlar basın.

Ne belediyeler buna tenezzül ederdi ne de basın kendi görevini ihmal ederdi.

Şimdi her şey birbirine karıştığı ve sosyal medya ile sayısız haber sitesi(!) görünümü altında medyatik oluşumların sayısında patlama yaşandığı için bültensel haber reklamlarında da işin tadı kaçtı.

Kim kime dum duma. Ama bu arada cezalandırılanlar ne yazık ki sayıları gitgide azalan gerçek gazeteciler ve dürüst basın emekçileri oluyor.

Örneğin “Büyükşehir hız kesmiyor” başlığı ile servis edilen bülten hemen hemen tüm gazetelerde yayınlandığında gerçekten bu bir “haber”midir, yoksa advertorial(reklam haber) midir; neyin ne olduğunu herkes bilmiyor mu?..

Peki “büyükşehir hız kesmiyor” başlığı ile gelen bülten, ilgili gazetede yorum haber olarak yer alsa veya yer almasa veya haber diline çevrilerek yayınlansa ücret ödeniyor mu, hayır.

Peki belediyeler başta olmak üzere; bulundukları yerin medya kuruluşları, şecereleri, liyakatları idare tarafından ne kadar tanınıyor, ne kadar biliniyor, kimin nasıl gazetecilik icra ettiği ne kadar nazara alınıyor?..

Padişahım çok yaşa” demek son yılların kötü alışkanlığı oldu…

Tepeden tırnağa bu alışkanlık virüs gibi yayıldı…

Lakin bu söylemden daha kötü olan başka bir şey var:

Padişah ise koltukta oturan; zaten “çok yaşa” denmesine ihtiyaç duymaz ki.

Bilir, görür, inceler, araştırır, öğrenir.

En önemlisi “Çok yaşa”ların balon olduğunun ayırdında olur; işine bakar, yapılan eleştirileri nazara alır.

Seremoninin “mağrur olma” kısmını hatırlar.

Ama ne yazık ki; genelde de yerelde de “doğru söyleyeni dokuz köyden kovmak”; “benim trolüm senin trolünü döver” kavgasında daha bir moda olduğu ve sapla saman tümüyle birbirine karıştığı için öncelikle bir “reset” düğmesine basıp fabrika ayarlarına dönmek gerekiyor.

Aksi gidiş “kendin çal kendin oyna”dan başka bir son değil çünkü.