Doğuda bir köy.

Köylü hayretle herkese anlatıyor: “Bizim şeyhin sigarası hiç bitmiyor, ermiştir o…”

Gidip bakıyorlar, elektronik sigara içiyor şeyh.

Bazı fıkralar vardır, duyduğunuz anda önce gülümsersiniz, sonra düşünmeye başlarsınız.

İnsanız işte…

Görmek istediğimizi görür, inanmak istediğimize inanırız.

Hakikati değil, hoşumuza gideni seçeriz.

Zaten bu yüzden nice efsane doğmuş, nice hurafe kök salmıştır ya…

Bir konu bul, biraz abart, biraz da gizem kat…

İşte size “mutlak hakikat” olarak yıllarca anlatılacak bir hikâye…

Bu fıkra bize ne anlatıyor?

Aslında çok şeyi…

Birincisi; sorgulamayan insanın kolayca aldanabileceğini…

İkincisi; bir şeye inanmayı gerçekten isteyenlerin en bariz gerçeği bile göz ardı edebileceğini…

Üçüncüsü ise zamanın değiştiği ama insanın hep aynı kaldığını…

Üstelik bu durum sadece dinî konularda değil; siyasetten sağlığa, ticaretten sosyal medyaya kadar hayatın her alanında karşımıza çıkıyor.

Tarihe bir bakın…

Tarih, efsaneleri hakikat sanan insanlarla dolu…

Çünkü inanmak istiyorlar.

Bugün de aynı durum geçerli…

Kimi duyguları istismar ederek “bağış” topluyor,

Kimi sosyal medyada “akıl ötesi” iddialarıyla takipçi kazanıyor,

Kimi kanser hastalarına “kaplumbağa kanını” mucize tedavi olarak pazarlıyor.

İnanmaya hazır bir kitle her zaman var.

Yeter ki onlara boş da olsa vaatler sunun, acıklı hikâyeler anlatın…

O yüzden,

Her duyduğumuzu doğru kabul etmek yerine bir durup düşünmek lazım.

Körü körüne kabullenmek yerine, şüpheyle yaklaşmak lazım.

Kişilere, kurumlara güvenmek kadar sorgulamak lazım.

Her anlatılanın ardında farklı bir amaç, bir art niyet olabilir.

Sadece görünenle yetinirsek başkalarının oyununa geliriz.

Bir gün dönüp baktığımızda “o ermişti” dediklerimizin,

Aslında sadece boş vaatler,

Şişirilmiş balonlar,

Sahte kahramanlar olduğunu fark edebiliriz.

İşte bu nedenle “bitmeyen sigaralara” gülmek yerine,

Bilincimizi açık tutmalı,

Düşünmeli,

Sorgulamalı,

Gerçeği böyle aramalıyız.

Neye inanacağımıza başkaları değil biz karar vermeliyiz…