Giderdim Şuayyip Çetin’in kahvesine;
Duvarlarını süsleyen sararmış takvim yaprakları, tam karşıda asılı Atatürk portresi, Tınal soba üstünde fokurdayan çaydanlık, dumanı üstünde çay bardakları, ıstakalardan çıkan taş sesleri arasında arkadaşlarla okey oynardım.
Yaz akşamları Bağlar Düğün Salonu’nda Asiller Orkestrası’nın eşliğinde düğün izlerdim.
Şehir Stadı’nda Susurlukspor’un maçlarında, tribünlerde bağırır, gol sevinçlerini doyasıya yaşardım…
Parkta tahta sandalyelerde oturup, ince belli bardakta demli çay içerdim.
Yaz tatillerinde harçlığımı çıkarmak için ya Aktaşların odun deposuna limon sandığı çakmaya gider ya da Dayıoğlu’nda, Adanalılar’da garsonluk yapardım.
Gençliğimin izini sürmek istersem;
Pazar sabahı erkenden kalkar, Muzaffer Bağırgan’dan Gırgır dergisi alır, oracıkta karikatürüm yayımlanmış mı diye heyecanla bakardım.
Bir öğleden sonra giderdim Zevk Sinemasına,
Sinema önünde kurulan kitap pazarında önceden cila sürüp kadifeyle parlattığım Tommiks, Teksasları yere dizer, üzerine para attırırdım. Kazandığım paralarla bilet alıp, kırmızı vinleks koltuklarda oturup, iki film birden izlerdim.
Meydan Ekmek fırınından çıkan sıcak ekmekleri gazete kâğıdına sarar, her defasında köşesinden ısırıp eve götürürdüm.
Ayakkabıcılar çarşısında müzisyenler kahvesinden gelen keman sesleri eşliğinde vitrinlere bakar, bayram için beğendiğim ayakkabının hayalini kurardım.
Gençliğimin izini sürmek istersem;
Omuzuna astığı dondurma kutusuyla dolaşanlardan aldığım roma sütten dondurmanın damakta bıraktığı o unutulmaz tadı arardım.
Seyyar arabasıyla sokak sokak gezen Ziya Abiden pamuk helva alırdım.
İstasyona gider, tren yolcularına bahçeden topladığım erikleri satardım.
Kocadere’de yüzer, dereye eğilmiş söğütlerin arasında kendi yaptığım sazdan oltayla balık tutmaya çalışırdım.
Gençliğimin izini sürmek istersem;
Bir akşam, hasandağ oynamak için toplanırdık arkadaşlarla…
Lunapark kurulduğunda atlıkarıncadan yükselen çocuk kahkahaları arasında çarpışan arabalara binmenin keyfini çıkarırdım.
Karnım mı acıktı, uğrardım Çiçek Lokantası’na, ızgarada köfteler pişerken, yarım ekmek eşliğinde kelle çorbası içer, masaya getirilen küçük biber turşularından yerdim.
Garaj’da Akın minibüslerinin kalkış saatlerini beklerken simidimi alır, belki Hidayet Güneş’in sabahçı kahvesinde tost ekmeklerini kesişini seyrederdim, belki de cam kenarında tek başına oturup çay içenleri…
Ve bilirdim ki…
Aslında izini sürdüğüm şey yalnızca gençliğim, bu şehrin her sokağına sinmiş hatıralarım değildi.
Susurluk’un kokusuydu…
Susurluk’un ruhuydu…
Parkında yapılan sohbetler, düğün salonlarından taşan şarkılardı…
Yani aslında izini sürdüğüm, Susurluk’un ta kendisiydi…