Son 10–12 yıldır mevsim geçişlerinde en fazla bir haftada tamamladığımız sağlık kampı, bu yıl 45 günü aştı.

En başta söyleyeyim:
Korkulacak, endişeye mahal verecek bir durum yok, elhamdülillah. İşinin ehli hekimlerin ve dostların desteğiyle her şey yolunda.

Zaten daha zor dönemleri gördüğümüz için, bugün yaşadıklarımız bana gül bahçesine ayrı bir renk katan küçük dikenler gibi geliyor.



Ben hastanelerde geçen zamanı hiçbir zaman sadece “tedavi süreci” olarak görmedim.

Benim için hastane günleri, A’dan Z’ye bir yenilenme hâlidir. Beden yenilenir, ruh toparlanır, zihin sakinleşir.

Tedavi olurken anatomini, okuduklarınla ufkunu, yalnız kaldığın anlarda da iç dünyanı yenilersin.

Kendinle baş başa kalır, iç muhasebeni yapar, Yaradan’dan af ve mağfiret dilersin. Ruhun hafifler.

Bu duyguyu zaman zaman Başçeşme Kabristanı’nda da hissederim. Çam ağaçlarının arasında dolaşıp tanıdık bir ismin başında soluklanmak, iki kelam etmek…

İnsana hayatın hakikatini hatırlatan sessiz ama derin bir tefekkür hâlidir orası.



O yüzden değiştiremeyeceğim şeyler için enerji heba etmemeye, iş için gereksiz stres yapmamaya, sahip olamadıklarım için kahırlanmamaya özen gösteririm. Dedikodunun olduğu ortamlardan uzak durur, laf taşıyanı da yüzleştiririm.

Çünkü Allah’ın bana emanet ettiği bu bedeni, bu ruhu her yönüyle koruma gayesi taşırım.

Yarını çok düşünmem. Hatta plan yapmam..

Düne tövbe, bugüne şükür, yarına dua

Hayata bakışım tam olarak budur.

Tefekkür ile tevekküldür benim anayasam.

Bilirim ki ölüm bize şah damarımızdan daha yakındır.

Bu yüzden felsefem şudur:
Yaşadığım her anı kaliteli yaşamak.

O nedenle gerçek dostlukların kıymetini, hayattayken bilmeye ve vermeye çalışırım.



Uzun süren hastane günleri bana bir kez daha gösterdi ki, aslında paha biçilemez bir servetin sahibiyim.

Meğer farkında olmadan ne çok dostluk biriktirmişim. Gelip gidenler, sabah akşam arayıp “Neler yapabilirim?” diyenler… Bu ilgiyi içtenlikle hissetmek, yaralı kalbime en büyük şifa oldu.

İyi ki varlar.

Varlıklarıyla iyileştiren dostlara ne mutlu



Her biri birbirinden kıymetli dostlar arasında biri var ki; bana tam 30 yıl öncesini, İzmir ve Ankara’daki hastane günlerimi hatırlattı.

Sabah akşam arayıp “yanındayım” demenin ötesinde, varlığıyla bunu hissettiren merhum Sabri Uğur’u…

İşte o duyguyu yeniden yaşatan isme burada ayrı bir parantez açmak, ayrı bir teşekkür etmek boynumun borcu..

Prof. Dr. Mehmet Bayyiğit.
Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanı…
Mütefekkir, yazar ve bu şehrin kültür hafızasına ömrünü adamış müstesna bir ilim insanı.


Önce kısaca ondan söz etmeliyim.
Çünkü Prof. Dr. Mehmet Bayyiğit, kadim şehir Balıkesir’in kültürel ve sosyal hayatına dair saymakla bitmeyecek çalışmalara imza atmış bir isim.

İmam Birgivî’den Balıkesir’in Kültürel Mirası Sempozyumu’na, Aile Olmak çalıştayından Hasan Basri Çantay Sempozyumu’na, Mehmet Âkif’e Saygı ve Hasan Basri Çantay’a Vefa prestij kitaplarına kadar bu şehrin hafızasını kayıt altına alan nice eserin mimarıdır.

Sarı Hoca’dan Karesi Gazetesi tıpkıbasımına uzanan onlarca ulusal ve uluslararası çalışma, Balıkesir’in kültür hazinesine armağan edilmiştir.

Hep söylerim:
Böyle bir değer başka bir şehirde olsaydı, el üstünde tutulurdu. Bizde ise maalesef yaşarken değil, vefatından sonra kıymeti anlaşılacak isimlerden biri olmaya adaydır. Rabbim uzun ömürler versin.



Ne demek istediğimi daha iyi anlayabilmek için Karesi Gazetesi, Hasan Basri Çantay’a Vefa ve Mehmet Âkif’e Saygı kitaplarını elinize alıp şöyle bir göz atmanız yeterli..

Sadece bu üç eser mi? Elbette hayır…

Osmanlı’dan Balıkesir’e uzanan süreçte, bu şehrin tarihini belgeleriyle kayıt altına alan daha nice çalışma var. Üstelik hiçbir paye, hiçbir madalya beklentisi olmadan… Sadece bu şehir için.

O yüzden Mehmet Bayyiğit hocamı ve onunla birlikte emek veren ekibini tabiri caizse kadife kutularda, incitmeden saklamalı, desteklemeli ve motive etmeliyiz.

Çünkü Balıkesir’e dair gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen çok iş, yazılmayı bekleyen çok hikâye var. Her şey geçip gidecek; makamlar, unvanlar, tartışmalar… Ama bilimsel yöntemle ortaya konmuş yazılı kültür, hep kalacak.



Mehmet Bayyiğit hoca, “dost” kelimesinin içini tam manasıyla dolduran bir insandır.

Kalbimi emanet ettiğim Prof. Dr. Eyüp Avcı’nın bir gün, “Hocana söyle, sana bol sarımsaklı, sirkeli ayak kelle paça getirsin” demesinden sonra, tüm ısrarlarıma rağmen bunu iki günde bir kendine görev bilen Mehmet hocam… Sen ne güzel, ne örnek bir insansın.

Ölmüşlerine rahmet, sana ve sevdiklerine sağlık ve afiyet diliyorum.



İnsanın böyle dostlarının olması ne büyük zenginlik, ne büyük ayrıcalık…

Bir de hastaneye gelirken getirdiği bir kitap vardı: “İnsan Ne ile Yaşar?

Bir günde, bir solukta okudum. İnşallah gelecek yazılarımda o kitabın “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım” bölümünü anlatacağım.

Çünkü hayat nedir, insan ne ile yaşar, asıl orada saklı.

Selâmetle…
#17Ocak #RamazanDemir #KendimeNotlar #Balıkesir