Siyasi krizler çoğalıyor, borsa ve TL eriyor. Asıl soru şu: Bu krizler gerçekten siyasi mi, yoksa ekonomimizi ve jeopolitik gücümüzü zayıflatmak için mi çıkarılıyor? Milletin ödediği faturaya bir de bu gözle bakalım.

CHP Kurultaylarının iptali istemiyle açılan davada
Mutlak Butlan kararı çıktı.

Mahkeme,
Kemal Kılıçdaroğlu ve
kurultay öncesindeki parti organlarının
görevlerine devam etmelerine karar verdi.

Böylelikle beklenen siyasi krizimiz doğmuş oldu!

Lakin
biraz durup,
farklı bir sorgulama yapmamız gerekiyor.

Bazen olaylara yalnızca siyaset cephesinden bakıyoruz. Kim kazandı, kim kaybetti, hangi parti güçlendi, kim geri düştü…

Oysa modern dünyada asıl savaş çoğu zaman ekonomi üzerinden yürütülüyor.

Çünkü artık bir ülkeyi zayıflatmanın en etkili yolu, doğrudan işgal etmek değil;
ekonomik güvenini sarsmaktır.

Bu yüzden insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Acaba bazı siyasi krizler
gerçekten siyasi sonuç üretmek için mi çıkarılıyor
yoksa
asıl hedef ekonomik değer kaybı mı?

Çünkü büyük siyasi krizlerin ardından hep aynı tablo oluşuyor:
borsa düşüyor,
risk primi yükseliyor,
sermaye ürküyor,
faiz baskısı artıyor,
ülkenin finansman maliyeti yükseliyor,
milyarlarca dolarlık değer birkaç günde buharlaşıyor...

Ve sonunda
faturayı siyasetçiler değil, millet ödüyor!

12 Eylül öncesinde de böyleydi,
28 Şubat sürecinde de böyle oldu.

“Siyasi kriz” denilen şeyin ekonomik faturasını yıllarca milletimiz ödedi.

Üstelik bugün Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor.
Etrafımızdaki coğrafyada fiili sıcak savaşlar yaşanıyor.

Enerji hatları, ticaret yolları, savunma dengeleri yeniden şekilleniyor.
Türkiye savunma sanayisinde büyük bir üretim ve teknoloji hamlesi yürütmeye çalışıyor.

Böyle zamanlarda bir ülkenin en büyük ihtiyacı:
güçlü ekonomi, yüksek üretim kapasitesi, düşük kırılganlık ve toplumsal moral üstünlüğüdür.

Çünkü ekonomik güç yalnızca refah üretmez
aynı zamanda
jeopolitik dayanıklılık üretir.

Bu yüzden meseleye biraz daha geniş açıdan bakınca insan şunu düşünüyor.
Belki de jeopolitik dayanıklılığı örselemek, ekonomiyi zayıflatmak, güven duygusunu bozmak, toplumsal gerilimi artırmak için siyasi krizler oluşturuluyordur.

Çünkü ekonomi büyük ölçüde psikolojiyle çalışır.
Bir ülkeye;
istikrarsız” algısı verirseniz,
kurumlarını tartışmalı hale getirirseniz,
sürekli kriz görüntüsü üretirseniz,

o ülkenin parasını da, piyasasını da, yatırımlarını da zayıflatırsınız.

Eğer bir “dış güçler” gerçeği varsa, işte o dış güçleri burada aramak lazımdır.

Tarih bize şunu gösteriyor:
İçeride sürekli kriz üreten toplumlar, dışarıdaki büyük mücadeleleri kazanamazlar.

Tam da bu yüzden bugün Türkiye’nin ihtiyacı:

daha fazla gerilim değil,

daha güçlü kurumlar,

daha yüksek hukuk güveni,

daha sağlam ekonomik dayanıklılık ve
ortak akıl üretebilen bir siyasal olgunluktur.

Vatandaşlar olarak bunu beklemek en doğal hakkımızdır.