12.–13. yüzyılda İslam dünyası aynı anda üç büyük kriz yaşıyordu.

Bunlardan birincisi siyasi krizdi. Abbasi merkezi otoritesi zayıflamıştı. Civar devletler birer birer parçalanıyordu. Güç sahipleri, ahlaktan uzaklaşmışlardı.

İkinci kriz ekonomi alanında yaşanıyordu.
Ticaret yollarında güven kalmamıştı. Şehirlerde düzen bozuldu, otorite dağıldı ve şehirler çözülmeye başladı. Esnafın ahlakı da bozuldu.

Üçüncü kriz ise en yıkıcı olanıydı. O da Moğol tehdidiydi.
Moğollar, Orta Asya ve İran’ı yakıp yıkıyordu. Horasan’dan Maveraünnehir’e ilim ve üretim merkezleri yok oluyordu. Buraları dağılırken, insanlar güvenilir yerler aramaya başladı. Büyük göçler oluştu.

İşte böyle bir zamanda, Anadolu Bizans’tan yeni alınmıştı. Şehirlerin büyük bir kısmı boştu. Şehirlerde ve şehirler arasında kurumsal yapı zayıftı. Lakin Anadolu, ticaret yollarının üzerindeydi. Sürekli göç alıyordu ve üretime açıktı.
İşte yine tam böyle bir zamanda Ahi Evran Anadolu’ya geldi ve teşkilatlanmaya başladı. Teşkilatlanmalar fütüvvet temelli idi. Fütüvvet nameler, Ahilik öğretilerinin esasını oluşturuyordu.

Fütüvvet bir tarikat değildi. Fütüvvet, ulusal ve uluslararası ahlaki dayanışma ağıydı. Devlet yapılanmasını beklemezdi. Orduya ihtiyaç duymazdı. Örgütlenmeye şehirden başlar ve ekonomiyle ahlakı birlikte kurardı. Adil bir ekonomik sistemi işleten ahlaklı bireyler ve teşkilatlar oluştururdu.

Moğol istilası karşısında ordu duramayabilir ve yıkılabilirdi. Ama ahlaklı üretici her zaman ayakta kalırdı. Bu yüzden ahilik kervansaraydı, zaviyeydi, okuldu, sosyal güvenlikti, esnaf odasıydı…

Bu açıdan incelendiğinde, Ahi Evran devlet kurmadı ama devletin zeminini oluşturdu. Sosyal ve zihinsel altyapıyı kurdu. Yani devlet kurmadan, devlet aklını oluşturdu. İşte o akıl Anadolu’da dört defa devlet inşa etti.

Peki, bu devletler hangileridir?

Birincisi, Ankara Ahi Cumhuriyeti’dir.
Ankara’da, merkezi bir devlet otoritesi olmaksızın ahiler; asayiş, üretim, ticaret ve şehir savunmasını kendi teşkilatları üzerinden yürütmüşlerdir. Yaklaşık yetmiş yıllık bir şehir devletidir. Ankara Ahi Cumhuriyeti, Ahi Evran düşüncesinin devlet yokluğunda bile devlet benzeri bir yapı kurabildiğini göstermesi açısından önemlidir.

İkincisi Osmanlı Devletidir.
Osmanlı Beyliği’nin kısa sürede uç beyliğinden devletleşmeye geçebilmesinde, askerî başarı kadar şehirlerde tutunabilmesi belirleyici olmuştur. Bursa, İznik, Ankara ve çevresinde Ahilerin sağladığı esnaf düzeni, sosyal meşruiyet, dini ve-ahlaki destek Osmanlı otoritesinin yerel halk nezdinde kabul görmesini sağlamıştır.
Osman Gazi–Şeyh Edebali ilişkisi bu bağlamda sembolik değil, meşruiyet ve zihniyet aktarımı olarak görülmelidir. Şeyh Edebali aynı zamanda bir ahi şeyhidir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna, Ahi Evran düşüncesi sosyo ekonomik bir zemin oluşturmuştur.

Üçüncüsü, Osmanlı’nın yeniden inşa ve ihyasıdır.
1402 Ankara Savaşı sonrası Osmanlı Devleti fiilen çözülmüştü. Merkezi otorite, meşruiyet ve düzen büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bir fetret dönemi başlamıştı.
Padişah Çelebi Mehmed’in, devleti yeniden toparlama sürecinde Ahi şeyhleri çok önemli roller oynamıştır. Osmanlı tarihi, çoğu zaman askerî ve diplomatik başarılar üzerinden okunduğu için toplumsal yeniden inşa boyutu yeterince dikkate alınmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Fetret sonrası dönem, Ahi Evran aklının ikinci kez kurucu işlev üstlendiği bir tarihsel moment olarak değerlendirilebilir.

Dördüncüsü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşudur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, ideolojik ve hukuki açıdan Osmanlı’dan kopuşu temsil etse de, mekânsal ve toplumsal düzeyde belirli bir sürekliliği barındırmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklal Mücadelesi merkezini Toroslar’da kurma düşüncesi vardı. Bunun Ankara’ya dönmesinde Ahi dayanışma kültürü, esnaf ve eşrafın Milli Mücadele’ye verdiği destek ve merkezi otoriteden görece bağımsız örgütlenme kapasitesi etkili olmuştur. Bu kapasite, tarihsel Ahi kültürünün birikimli ve dönüştürülmüş mirasıdır. Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşu ile Ahilik, direniş ve toplumsal refleks düzeyinde bir devamlılık içermektedir.

Netice itibarıyla,
Ahi Evran’ın temsil ettiği zihniyet,
Anadolu’da dört ayrı tarihsel kırılma anında devlet kurucu veya yeniden ihya edici bir toplumsal zemin üretmiştir. Diğer bir ifade ile Ahi Evran’ın yaptığı iş, kriz zamanlarında devlet kurmadan devlet aklı inşa etme işidir. Ve bu akıl Anadolu’da dört kez devlet kurmuştur.

Şimdi tam bu bağlamda, anlatımımıza şunu da eklemeliyiz.

Ahi Evran’a toplum içerisinde devlet aklının oluşması için teşkilatlanmayı ilham eden bir medeniyet iklimi vardı. Ahi Evran o iklimde yetişti. Yine o iklimde yetişmiş, fütüvvet geleneği üzerinden bir devlet yapılanması oluşumu da görüyoruz. O oluşum Sultan Baybars’ın Memluklüler Devleti’nde hayata geçmiştir.

Baybars, AyniCalut mevkiinde Moğolları durduran (1260) Kıpçak Türkü bir komutan ve devlet adamıdır. Moğolların çizmeleri altında yok olan Abbasi hilafetini Kahire’de yeniden inşa ederek canlandırdı. Baybars’ın kendisi halife olmadı ama halifeliği meşruiyet kaynağı yaptı. Arap saltanatını mutlak bir yok oluştan kurtardı. Haçlıları bölgeden sistematik bir biçimde tasfiye etti. Güçlü bir ordu oluşturdu ve sürekli gaza ile orduyu canlı tuttu. Ordunun gücünü de ahlaka bağladı.

İşte bu iki yapı, aynı medeniyetin iki farklı yüzünde savunma hattı gibidir. Yani bir madalyonun iki yüzü gibidir.
Ahi Evran fütüvvetin sivil-ekonomik yüzünü teşkilatlarken Baybars askerî-siyasal yüzünü teşkilatlamıştır.

Peki fütüvvet, Türklerde neden çok güçlü sonuçlar üretti?

Çünkü Türklerin töresi ile fütüvvet tam uyumluydu:
Törede alplik vardı buna mukabil fütüvvette yiğitlik.
Törede toy ve paylaşım vardı, fütüvvette cömertlik.
Törede adalet, fütüvvette hakkaniyet.
Törede bey-oba ilişkisi vardı fütüvvette usta çırak ilişkisi…

Kısacası Ahi Evran ve Baybars, fütüvveti “ithal” etmedi, içselleştirdi.

Osmanlı Memlükler’den hilafeti aldığında (1516-1517), kendi şehirlerinde çok güçlü bir esnaf ve zanaatkarlar düzeni vardı. Bu düzenin temeli Ahiliğe yani fütüvvetlere dayanıyordu. Memluklerin devlet düzeni de fütüvvetlere dayanıyordu. Dolayısıyla tarihin bu anından yani zaferinden itibaren Osmanlı Memluklerden sadece hilafeti değil devlet yapılanmasından bazı dersler de aldı. Böylelikle devlet aklı ile millet aklı, fütüvvet-töre üzerine tezevvüç etmiş oldu.

Şimdi tarihin labirentlerinden çıkıp günümüze gelelim.

Artık, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin sonuna geldik.

Gücü elinde tutan devletlerin ve küresel elitlerin, gücü, menfaati ve ayrıcalıklarını hak sebebi olarak görmeye başladıklarına şahit oluyoruz. "Batı değerleri" diye anlatılanların, bizzat Batılı güçler tarafından çöp edildiğini çok net olarak görüyoruz. Küresel birlikteliklerin temelinin eşkiyalığa dayandığı açıkça görülüyor.

Kısacası,
yazının başında da ifade ettiğim gibi, 12.–13. yüzyılda İslam dünyasının aynı anda yaşadığı üç büyük krizi bugün de biz yaşıyoruz.

Birincisi, Osmanlı’nın parçalanmasından sonra hiçbir yerde merkezi bir otorite oluşturamadık. Devletler birer birer teslim alındı. Devlet yöneticileri ile ahlaki değerler arasındaki kurumsal bağ koptu.

İkincisi, ekonomilerimiz sürekli kriz yaşıyor. Herkes ağır bir şekilde borçlandırılmış durumda. Ticaret yollarında güven kalmadı. Güçlü olanlar uluslararası hatlarda istedikleri mallara el koyuyorlar. Ne şehirlerde düzen ne de esnafta ahlak kaldı. Hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukuku hâkim oldu.

Üçüncüsü, Siyonist Haçlı tehdidi, coğrafyamızda zamanın Moğol tehdidi gibi hüküm sürüyor. Her tarafı talan ediyor, yakıp yıkıyor ve büyük göçlere sebep oluyor.

İşte böyle bir zamanda çözüm, yine köklerimizde görülüyor.

Köklerden, göklere çıkmak mümkündür.

Peki ama nasıl olacak?

Onu da ana hatları ile bir sonraki yazımda sistematik olarak anlatmaya başlayacağım.
Hem ekonomi hem de devlet yapısı üzerinden anlatacağım.

Takipte kalın.
Hoşça kalın.

https://x.com/mtgundogan