Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda 8 Ağustos 2026 tarihinde, AK Parti, CHP, MHP ve DEM Parti milletvekillerinin de aralarında bulunduğu 367 milletvekilinin imzasıyla “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” kabul edildi.

Şimdi sormak gerekiyor:

Bu teklif kimin adına, kimin için hazırlanıyor?

Türkiye’de son milletvekili genel seçimleri 14 Mayıs 2023 tarihinde yapıldı. Seçim çalışmalarında bütün partilerin milletvekili adayları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için en doğru politikaları kendilerinin uygulayacağını anlattı.

Ben seçim sürecinde hiçbir AK Parti milletvekili adayının, “Bize oy verin; terör örgütüyle açılım yapacağız, af getireceğiz” diyerek vatandaşın karşısına çıktığını hatırlamıyorum.

AK Parti’ye oy veren vatandaşların da sandığa giderken, “Bunlar iktidara gelirse böyle bir süreç başlatır, af düzenlemesi yapar; iyisi mi bunlara oy vereyim” şeklinde bir düşünceyle hareket ettiğini sanmıyorum.

Aynı durum CHP için de geçerli.

Hiçbir CHP milletvekili adayının seçim kampanyasında böyle bir politikayı temel vaat olarak ortaya koyduğunu görmedik. CHP’ye oy veren vatandaşların da bu beklentiyle sandığa gittiğini düşünmüyorum.

MHP açısından da tablo farklı değil.

Hiçbir MHP milletvekili adayının vatandaşın karşısına çıkıp, terör örgütü mensuplarını kapsayacak bir af veya açılım politikası vaat ettiğini hatırlamıyorum.

O HALDE SORUYORUM

Ey AK Parti, ey CHP, ey MHP ve bu teklife imza atan milletvekilleri...

Siz kimin adına, kimin için çalışıyorsunuz?

Size oy veren vatandaşın seçim döneminde ortaya konulmayan bir politikaya bugün neden destek verdiğinizi millete açıklamak zorunda değil misiniz?

Çünkü vatandaş size oy verirken önüne konulan seçim bildirgelerini, söylemleri ve vaatleri dikkate aldı.

Size oy veren vatandaşın:

“Terör örgütü mensuplarını kapsayabilecek düzenlemeler yapın.”

diyerek sandığa gittiğini sanmıyorum.

Tam tersine, yıllarca birbirinizi terör örgütleriyle ilişkili olmakla suçladınız. Bugün ise toplumun önemli bir bölümünün kafasında yeni sorular oluşmasına neden olan bir süreç yürütülüyor.

NEDEN “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” DEĞİL?

Teklifin adı:

“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi.”

Peki neden doğrudan “Terörsüz Türkiye Kanun Teklifi” denilmiyor?

Bunun siyasi bir tercih olduğu açık.

“Terör” ve “af” kelimelerinin kullanılmasından özellikle kaçınıldığı yönündeki tartışmalar da kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor.

“Biz suç mu işledik ki af isteyelim?” yaklaşımının dile getirildiği bir ortamda, hükümet tarafından kullanılan “Terörsüz Türkiye” söylemi ile Meclis'te kullanılan resmi terminoloji arasındaki farkın kamuoyuna açık biçimde anlatılması gerekiyor.

Çünkü milletin bilmeye hakkı var:

Bu düzenlemenin gerçek amacı nedir?

MADDE 10 NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Teklifte dikkat çeken maddelerden biri de 10. madde.

Maddede özetle, kanunun amaçları kapsamında görev yapan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğunun doğmayacağı belirtiliyor.

Şimdi vatandaş doğal olarak soruyor:

Neden böyle bir sorumluluk güvencesine ihtiyaç duyuldu?

Bu düzenleme, ileride ortaya çıkabilecek hukuki tartışmaların önünü şimdiden kesme amacı mı taşıyor?

Benim siyasi değerlendirmem şudur:

Devlet adına yapılan bir işlemden dolayı sorumluluk tartışmasının baştan ortadan kaldırılması, kamuoyunda ciddi soru işaretleri oluşturur.

Bugün alınan kararların yarın hangi sonuçları doğuracağını ise hep birlikte göreceğiz.

ŞEHİT AİLELERİ VE GAZİLER KONUSU

Sürecin başlangıcında şehit aileleri ve gazilere:

“Süreçte sizleri üzecek ve incitecek hiçbir şey yapmayacağız.”

şeklinde güvence verildi.

Bugün ise şehit aileleri ve gazilerin sosyal haklarının yeniden gündeme gelmesi, ister istemez bazı soruları beraberinde getiriyor.

Yıllardır çeşitli sosyal hak talepleri Meclis gündeminde bekleyen şehit aileleri ve gaziler için şimdi düzenleme yapılması elbette önemlidir.

Ancak bunun yürütülen siyasi süreçle aynı döneme denk gelmesi, toplumda şu sorunun sorulmasına neden oluyor:

Şehit ailelerinin ve gazilerin hakları, herhangi bir siyasi sürecin karşılığıymış gibi mi sunuluyor?

Eğer böyle bir algı oluşuyorsa, bunun sorumluluğu siyaset kurumuna aittir.

Şehit ailelerinin ve gazilerin hakları zaten onların hakkıdır.

Bu hakların verilmesi, başka bir siyasi düzenlemeye destek vermelerinin karşılığı olarak görülmemelidir.

Ben bu nedenle ortaya çıkan tabloyu “ahlaksız teklif” olarak nitelendiriyorum.

Çünkü şehit ailelerinin ve gazilerin hakları pazarlık konusu yapılabilecek bir mesele değildir.

VATANDAŞIN MERAK ETTİĞİ SORULAR

Şehrinize gelen milletvekillerine sorun:

“Bu düzenleme tam olarak ne getiriyor?”

“Kimler yararlanacak?”

“Hangi suçlar veya hangi fiiller kapsama girecek?”

“Devletin kurumlarında ve kamu düzeninde ne değişecek?”

Hatta vatandaşın gündelik hayatından bir örnek üzerinden sorabilirsiniz:

“Bundan sonra su sayaçlarını kim okuyacak?”

Bu soru aslında çok daha büyük bir meselenin sembolüdür.

Asıl soru şudur:

Devletin kurumlarında, kamu düzeninde ve toplumsal hayatta bundan sonra ne değişecek?

Çünkü bu çerçeve düzenlemeyle sürecin sona ermeyeceği anlaşılıyor.

Daha neler yaşanacağını zaman gösterecek.

DIŞ POLİTİKA BOYUTU

Bu sürecin yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle değerlendirilmesinin eksik olacağı kanaatindeyim.

Ortadoğu’da Suriye, Irak ve İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin geleceğine ilişkin çok ciddi hesapların yapıldığı bir dönemden geçiyoruz.

ABD ve İsrail’in bölgedeki politikaları da bu denklem içerisinde ayrıca değerlendirilmelidir.

Bölge ülkelerinin sınırları, yönetimleri ve siyasi gelecekleri hakkında dışarıdan yapılan açıklamalar, Türkiye açısından da dikkatle takip edilmelidir.

Jeffrey Epstein dosyaları üzerinden kamuoyuna yansıyan tartışmalar ve bu dosyalarda adı geçen kişilerle ilgili iddialar da ayrıca değerlendirmeye muhtaçtır.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölgenin geleceğine ilişkin açıklamaları da bu çerçevede ele alınmalıdır.

Ancak burada asıl mesele kişiler üzerinden tartışmayı büyütmek değil, Türkiye’nin geleceğine ilişkin kararların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, millet iradesi doğrultusunda ve Türkiye’nin çıkarları esas alınarak verilmesidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine Türk milleti karar vermelidir.

SİYASETÇİLERE DÜŞEN SORUMLULUK

Milletvekilleri kendilerine verilen oyun bir emanet olduğunu unutmamalıdır.

İktidar veya muhalefet fark etmez.

AK Parti, CHP, MHP veya DEM Parti...

Hangi partiden olursa olsun milletvekili, öncelikle milletin karşısında hesap verebilir olmalıdır.

Bugün imza attığı düzenlemenin yarın hangi sonuçları doğuracağını bilmeden sadece parti kararına uymak, milletvekilliğinin temsil sorumluluğuyla bağdaşmaz.

“Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım.”

anlayışıyla hareket edilmemelidir.

Milletvekili, gerektiğinde kendi partisinin kararına karşı bile milletin hakkını ve devletin geleceğini savunabilmelidir.

ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ NEDEN BUGÜN DE ÖNEMLİ?

Bütün bu tartışmalar bana Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki şu sözleri hatırlatıyor:

“Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.

Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.

Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır.

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Bugün yapılması gereken, birbirimizi suçlamak değil; milletin önüne açık ve anlaşılır bir tablo koymaktır.

Bu düzenleme ne getiriyor?

Kimleri kapsıyor?

Kimlere hangi hakları sağlıyor?

Devletin hangi kurumlarında ne değişiyor?

Ve en önemlisi:

Bu süreç Türkiye’yi nereye götürüyor?

Milletvekillerinin görevi, bu soruların cevabını millete açıkça vermektir.

Çünkü milletin iradesi, hiçbir siyasi hesabın üzerinde değildir.

Ne mutlu Türküm diyene!

HAYDAR FİLİZ