Geçtiğimiz günlerde bir öğretmen arkadaşımızın vefatının ardından bedenini kadavra olarak bağışladığı haberi sosyal medyada geniş yer buldu. Paylaşımın altındaki yorumlar adeta toplumumuzun bu konudaki düşüncelerinin bir özeti gibiydi.
Bir yanda kararı alkışlayan ve saygı duyanlar, diğer yanda şaşkınlığını gizleyemeyenler ve “Asla kabul edemem, ben toprağa kavuşmak isterim” diyenler... Tam da bu tartışmalar sürerken, bir yakın arkadaşımın kadavra olmak için resmi başvurusunu yaptığını öğrenmem, beni bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeye sevk etti.
Özellikle organ bağışı konusunda toplum olarak belirli bir duyarlılığa ulaşmış durumdayız. Bir insanın hayatını kurtarma fikri, içimizdeki merhamet duygusuna doğrudan hitap ediyor. Ancak söz konusu kadavra bağışı, yani tıp eğitiminde geleceğin doktorlarının yetişmesi için bedeni bağışlamak olduğunda zihnimizde tereddütler beliriyor. Bir insanın öldükten sonra bedenini bilime bırakma süreci, dini boyutu, hukuki adımları ve sonrasındaki defin işlemi aslında çok merak edilen ama az bilinen bir durumdur.
İşin dini boyutuna bakıldığında, toplumda en çok çekince yaratan noktanın inançlar olduğu görülüyor. İslam dininde insanın dirisi kadar ölüsü de muhterem ve saygındır; bedene eziyet verilmesi yasaklanmıştır. Ancak günümüz İslam hukukçuları ve Diyanet İşleri Yüksek Kurulu, zaruret ilkesinden yola çıkarak konuyu değerlendirmektedir. Tıp eğitiminde insan anatomisini doğrudan öğrenmenin, insan hayatını kurtaracak nitelikli hekimler yetiştirmenin ve başka alternatiflerin yetersiz kalmasının bir zaruret olduğu kabul edilir. Yaşarken kişinin kendi hür iradesiyle izin vermiş olması, bu işlemin ticari bir amaca dönüştürülmemesi ve tıp eğitimindeki inceleme tamamlandıktan sonra bedenin yine dini usullere uygun şekilde toprağa verilmesi şartıyla kadavra bağışına ve kadavra üzerinde çalışılmasına caiz gözüyle bakılmaktadır.
Hukuki ve resmi süreç ise organ bağışından biraz farklı işler. Kadavra bağışı yapmak isteyen bir kişinin devlet hastaneleri yerine doğrudan tıp fakültelerinin Anatomi Anabilim Dallarına şahsen başvurması gerekir. Başvuru sırasında kişi, kendi rızasıyla bedenini bıraktığına dair resmi tutanağı en az iki şahit huzurunda imzalar. Bu noktada en kritik unsur ailenin bilgilendirilmesidir. Yasal olarak kişi bağış yapmış olsa dahi, vefat anında sürecin pürüzsüz işlemesi ve ailevi anlaşmazlıkların yaşanmaması için birinci derece yakınların rızası ve önceden bilgilendirilmiş olması büyük önem taşır.
Bağışlanan bir bedenin
tıp fakültesindeki eğitimi bittiğinde ne olur?
Bilinenin aksine, kadavralar sonsuza kadar bir laboratuvarda kalmaz. Genellikle bir ila üç yıl süren eğitim ve inceleme sürecinin ardından, yetkililer bağışçının ailesiyle iletişime geçer. Aile bedeni teslim almak isterse, tüm resmi işlemler tamamlanarak cenaze aileye verilir. Aile teslim almak istemezse veya kişinin yakını yoksa defin sürecini üniversite üstlenir.
Her iki durumda da beden üzerindeki koruyucu kimyasallar arındırılır, dini vecibelere uygun olarak yıkanır, kefenlenir ve cenaze namazı kılınarak toprağa verilir. Ailenin talebine göre kendi kabristanlarına, üniversitenin üstlendiği durumlarda ise belediye mezarlıklarındaki ilgili alanlara defin gerçekleştirilir. Hatta birçok tıp fakültesi, defin öncesinde tıp öğrencileri ve akademisyenlerin katılımıyla "Sessiz Tanıklara Teşekkür" adı verilen anma törenleri düzenleyerek o bedene ve ailesine olan minnetini ifade eder.
Sosyal medyada "Asla yapmam" diyenleri de, bu kararı alan öğretmenimiz gibi "Bedenim öldükten sonra da insanlığa hizmet etsin" diyenleri de anlamak gerekiyor. Beden bütünlüğünü koruma ve toprağa dönme arzusu insan fıtratının bir parçasıdır. Ancak unutmamalıyız ki; bugün hayatımızı emanet ettiğimiz, neşter tutan her bir cerrah, anatomi masasında bağışlanmış o bedenler sayesinde yetişiyor. Ölümden sonra da bir öğrencinin eğitimine, bir hastanın şifasına vesile olmayı seçmek büyük bir fedakârlık ve cesarettir. Tercihimiz ne olursa olsun, eğitim süreci bittiğinde yine dualarla ve usulünce toprağa uğurlanan bu "sessiz öğretmenlere" saygı duymak insanlığımızın bir gereğidir.