Oğlum Furkan 10 yaşındaydı.

Okuldan geldiğinde, yemekten sonra, televizyon izlerken, arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde…

Kısacası her fırsatta tableti elinde, oyun oynuyordu.

Ödevlerini zamanında ve düzenli olarak yaptığı sürece oynamasına karşı değildim.

Hatta bazen beraber de oynuyorduk.

Ama bir yandan da merak ediyordum.

Bir çocuk neden saatlerce aynı oyunun başında kalır?

Futbol oynuyor…

Araba yarışı yapıyor…

Savaşıyor…

Kaybedince kızıyor, kazanınca seviniyor.

Bir sonraki bölüme geçiyor.

Yeni bir şey kazanıyor.

Sonra başka bir ödülün peşine düşüyor.

Derken fark ettim ki hangi oyun olursa olsun aslında tek bir hedefi var:

Ödül kazanmak…

O günlerde bunları yazmış ve şöyle demiştim: “Aslında çocuklarımız oyun bağımlısı değil, ödül bağımlısı…”

Furkan şimdi 21 yaşında… (Yılların bu kadar hızlı geçmesine inanamıyorum.)

O gün tableti elinden bırakmasını istediğim çocuk, bugün üniversitede okuyan, kendi hayatını eline almaya çalışan genç bir adam oldu.

Artık ona “Ödevini yaptın mı?” diye sormuyorum.

“Tableti bırak” da diyemiyorum.

Bazen “Şunu yap, bunu yapma…” desem de hayatındaki kararların çoğunu artık kendisi veriyor.

Bundan da memnunum.

Kendi yolunu kendisinin bulmasını istiyorum.

Kendi yanlışlarını yapmasını…

Kendi doğrularını bulmasını…

Ve belki bir gün, benim bugün düşündüğüm şeyleri kendi çocuklarına anlatmasını istiyorum…

Benim yapabileceğim şey, gerektiğinde yanında olmak.

Bir baba olarak bundan daha büyük bir görevim var mı, bilmiyorum.

Hayatta hiçbir ödül, bilgisayar oyunlarındaki gibi bir tuşa basınca gelmiyor.

Hayatın içinde ödüller ekranda çıkmıyor.

Emek istiyor.

Okumak emek istiyor.

Meslek sahibi olmak emek istiyor.

Kendi ayaklarının üzerinde durmak emek istiyor.

İyi bir insan olmak bile emek istiyor.

Hayatın gerçek ödülleri “emeksiz” gelmiyor.

Neticede emek verdiğin şeyin kıymetini daha iyi biliyorsun.

Galiba çocuk yetiştirmek de biraz böyle…
Onlara sürekli hazır ödüller vermek değil…

O ödüllere ulaşmak için emek vermeyi öğretmek…