İsrail-Filistin savaşı deyince aklıma yıllar önce, sokakta, bir duvarın dibinde, çöp bidonunun arkasına sığınan bir baba ve dört beş yaşlarındaki oğlunun İsrail askerleri tarafından öldürülüşünün televizyon kameraları tarafından saniye saniye çekilen görüntüleri geliyor.

Çocuğun çığlık çığlığa ağlayışları…

Babanın korku dolu bakışlarla kurşunlardan çocuğunu sarılarak korumaya çalışması…

Ardından önce babanın ve sonra minik bedenin İsrail askerleri tarafından delik deşik edilmesi…

Bu sahneleri hayatım boyunca unutmam mümkün değil.

İşte yine aynı görüntüler,

Yine kurşunlar,

Yine çocuklar,

Yine kan, gözyaşı, yine ölüm…

Değişen bir şey yok o tarafta.

(Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, Amerika’nın 50 yıl önce yaptığı planın uygulanmasından başka bir şey değil.

Ve ne yazık ki o planın da sadece küçük bir parçasından ibaret.

Daha 70’li yıllarda 50 sene sonra Ortadoğu’da hangi adımların atılacağı, kimlere saldırılacağı, ne yapılacağı askeri raporlarla belirlenmiş ve zamanı geldikçe uyguluyorlar.)

Farklı kültürlerin,

Farklı inanışların,

Farklı hayat tarzlarının iç içe geçtiği bir coğrafyada yaşıyoruz.

Dünya bilgi ve teknoloji çağına geçmişken ne yazık ki Ortadoğu’da hala ortaçağ düşünceleri hâkim.

En küçük bir kıvılcım büyük yangınlara sebep oluyor.

Devletler birbirini nükleer bombalarla tehdit ediyor.

İnsanlar vatanlarını terk ederek sığınacak yer arıyor, mülteci kampları çoğalıyor.

(Aslında… İsrailliler hayatlarını sürdürebilmek, Filistinliler de hayatta kalabilmek için birbirlerine muhtaçlar.

Bunu anlamaları, buna göre hareket etmeleri gerekiyor…

Barış ve uzlaşma sadece birbirini tanıyan ve anlayan halklar arasında mümkün olabilir.

Kalıcı barışın sağlanması ise verecekleri karşılıklı ödünlere bağlı.

Birinin kazanması diğerinin kaybetmesi veya birinin ilerlemesi diğerinin gerilemesi demek değil.)

Şu anki haliyle dünyamızın düne göre daha tehlikeli bir durumda olduğunu düşünüyorum.

Siyaset uzmanlarının yaptığı analizler, yorumlar, öngörüler de geleceğe dönük pek umut vermiyor doğrusu.

Kısacası…

Geleceğe korkuyla, endişeyle bakıyorum.

Ben her şeye rağmen umudumu kaybetmek istemiyorum.

Geleceğe korkuyla değil, umutla bakmak istiyorum.

Ve tam bu noktada…

Tarihiyle, kültürüyle, manevi değerleriyle…

Coğrafi sınırlar kadar duygusal sınırlara da önem veren insanlık anlayışıyla…

Türkiye’nin…

Umutsuz Ortadoğu halkının “umudu” olacağına inanıyorum…