Bazen bir kitabı okursunuz, sayfalarını kapatırsınız ama anlattıkları zihninizde dönüp durur.

John Perkins’in 'Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları ' serisinin "Kafes" kitabı da insana tam olarak bunu düşündürüyor.

Yaşadığımız düzeni, paranın gücünü, siyasetin sermayeyle ilişkisini ve toplumların nasıl görünmez bağlarla kuşatılabildiğini sorgulatıyor.

Peki, gerçekten özgür müyüz?

Yoksa bize sunulan seçenekler arasından seçim yaptığımız için mi kendimizi özgür sanıyoruz?

★

KAFESİN DEMİRLERİ PARADAN!

Bir ülkeyi yönetmek için her zaman tanklara, tüfeklere, işgallere ihtiyaç yoktur.

Bazen borç yeterlidir.
Bazen bir yatırım vaadi…
Bazen bir ihale…
Bazen de geleceğe dair büyük hayaller!

Önce kalkınma vaat edilir. Ardından milyarlarca dolarlık projeler anlatılır. Ekonomik büyüme, istihdam ve refah sözü verilir.

Fakat hesabın bir tarafında kazanç varsa diğer tarafında maliyet de vardır.

Yatırımın getirisi gerçekleşmez, borçlar büyür, ülke ekonomik bağımlılığa sürüklenirse o zaman şu soruyu sormak gerekir:

Bu yatırım kimin cebini doldurdu, bedelini kim ödedi?

Elbette her yatırım kötü, her borç zararlı değildir. Mesele, ekonomik ilişkilerin kimin yararına kurulduğu ve faturanın kime kesildiğidir.

Çünkü bazen kafesin kapısı içeriden kilitlenir. Anahtarın kimde olduğunu anlamak ise yıllar alır.

★

SİYASETÇİ Mİ GÜÇLÜ, SERMAYE Mİ?

Sandık kurulur, vatandaş tercihini yapar, siyasetçiler göreve gelir.

Ancak seçim kazanmak, her zaman bütün kararları özgürce alabilmek anlamına gelmez.

Ekonomik gücü elinde tutanlar, yatırım kararlarıyla, finansman imkânlarıyla, istihdam üzerindeki etkileriyle ve siyasi bağlantılarıyla karar mekanizmalarını etkileyebilir.

Burada mesele, bütün siyasetçilerin birilerinin kontrolünde olduğunu iddia etmek değildir.

Mesele şudur:

Kamu adına karar verenler, kararlarını gerçekten kamu yararına mı alıyor, yoksa güçlü çıkar gruplarının beklentilerine göre mi hareket ediyor?

İşte hesap sorulması gereken yer burasıdır.

Bir ülkenin zenginliği yalnızca kaynaklarının büyüklüğüyle ölçülmez. O kaynakların kimin için kullanıldığıyla ölçülür.

★

MEDYA KAFESİN KAPISI MI, ANAHTARI MI?

Gelelim işin en hassas tarafına…

Medya!

Medya, toplumun gözü ve kulağıdır. Gerçeği gösterirse toplumu aydınlatır; gerçeği perdeleyip çıkar ilişkilerine hizmet ederse toplumu karanlıkta bırakır.

Bir yatırımın gerçek yüzünü araştırmak yerine reklamını yapmak…

Bir kamu ihalesini sorgulamak yerine üzerini örtmek…

Bir siyasetçinin yanlışını görmezden gelirken diğerinin en küçük hatasını büyütmek…

Bunlar gazetecilik değildir. Bunlar, gücün karşısında hakikati savunmak yerine güce göre pozisyon almaktır.

Dahası var!

Medya yalnızca haber vermez; gündem de belirler. İnsanların neyi konuşacağını, kime öfkeleneceğini, kimi kahraman, kimi düşman göreceğini etkileyebilir.

Bu yüzden medyanın gücü kadar, o gücün kimin elinde olduğu da önemlidir.

Bir gazeteci, güçlülerin hoşuna gidenleri yazdığı için değil, güçlülerin duymak istemediği gerçekleri de yazabildiği için gazetecidir.

Kalemini sermayeye, manşetini siyasete, vicdanını menfaate teslim edenin elinde gazetecilik kalmaz; yalnızca bir güç aparatı kalır.

★

BALIKESİR'DE DE SORULMASI GEREKEN SORULAR VAR!

Şimdi meseleyi biraz da kendi şehrimize, Balıkesir'e getirelim.

Bir yatırımcı neden gelir, neden gider?

Bir fabrika neden başka bir şehirde kurulur?

Bir yatırımın önünü açmak için kimler seferber olur, kimler işi yokuşa sürer?

Kamu kaynakları kimin için kullanılır? Belediyelerin kapıları herkese eşit mi açılır? İhalelerde, imar kararlarında ve yatırım süreçlerinde kamu yararı gerçekten gözetilir mi?

Bunlar suçlama değil, cevap bekleyen sorulardır.

Balıkesir'in ihtiyacı, yatırımcıya siyasi kimliğine, yakınlığına veya kiminle görüştüğüne göre muamele etmek değildir.

Balıkesir'in ihtiyacı; şeffaflık, liyakat, adalet ve güven veren bir yönetim anlayışıdır.

Bir yatırımcıya kapı açmak şehrin geleceğine kapı açmaktır. Bir yatırımın önüne gereksiz engeller koymak ise yalnızca bir iş insanını değil, o şehirde iş bekleyen insanları da etkiler.

Yatırımın önünü açan kazanır; yatırımcıyı kaçıran ise bunun hesabını şehrin geleceğine verir.

Elbette her yatırımcıya koşulsuz destek verilemez. Hukuk, çevre, kamu yararı ve eşitlik ilkeleri korunmalıdır. Ama kurallar herkese eşit uygulanmalıdır.

Şehrin kapıları kişilere göre açılıp kapanıyorsa orada sorun yalnızca bürokraside değil, yönetim anlayışındadır.

★

KAFESİN EN TEHLİKELİ TARAFI!

Bence meselenin en tehlikeli yanı, insanların kafesin içinde yaşadıklarını fark etmemesidir.

Bir süre sonra yanlışlar normalleşir.

Liyakatsizlik kader olur.
Kayırmacılık alışkanlığa dönüşür.
Kamu kaynaklarının hoyratça kullanılması sıradanlaşır.
Gazetecilik, hakikatin peşinde koşmak yerine ilişkileri koruma mesleğine dönüşür.

Sonra da herkes bu düzeni eleştirir ama kimse kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmez.

Oysa değişim, önce sorgulamakla başlar.

Vatandaş, kendisini kimin yönettiğini değil, nasıl yönetildiğini de sormalıdır.

Gazeteci, kimin güçlü olduğunu değil, gücünü nasıl kullandığını araştırmalıdır.

Siyasetçi, kendisine yakın olanı değil, haklı olanı gözetmelidir.

İş insanı, yalnızca kazancını değil, kazancının topluma maliyetini de düşünmelidir.

Çünkü mesele yalnızca birilerinin zenginleşmesi değildir. Mesele, bir toplumun geleceğinin hangi bedeller karşılığında şekillendirildiğidir.

★

KAFESTEN ÇIKIŞ VAR MI?

Var elbette!

Ama önce kafesin farkına varmak gerekiyor.

Şeffaflık olmadan olmaz.
Hesap verebilirlik olmadan olmaz.
Özgür ve bağımsız medya olmadan olmaz.
Liyakat ve adalet olmadan hiç olmaz!

Kamu gücünü kullanan herkes bilmelidir ki o koltuklar şahsi mülk, kamu kaynakları da babasının malı değildir.

Gazeteci bilmelidir ki kalem, sahibinin değil hakikatin hizmetinde olmalıdır.

Vatandaş da unutmamalıdır ki demokrasi yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir. Sandıktan çıkan iradenin nasıl kullanıldığını takip etmek de vatandaşlık görevidir.

★

John Perkins'in Kafes kitabı üzerinden zihnimde kalan temel soru şu:

Bizi kim yönetiyor: Seçtiklerimiz mi, yoksa seçtiklerimizin kararlarını etkileyebilen görünmez güçler mi?

Bu sorunun cevabı, yalnızca Washington'da, Londra'da ya da küresel finans merkezlerinde aranmaz.

Ankara'da da aranır, Balıkesir'de de…

Belediyede, ihalede, yatırım kararında, gazete manşetinde ve kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde de aranır.

Çünkü kafes bazen demirden yapılmaz.

Paradan yapılır.
Menfaatten yapılır.
Korkudan yapılır.
Sessizlikten yapılır.

Ve bazen kafesin en sağlam demiri, insanların artık soru sormaktan vazgeçmesidir.

Hakikati sorgulamayan toplum, bir gün kendi geleceğinin başkaları tarafından yazıldığını fark eder.

O gün geldiğinde ise mesele kafesin kimin tarafından kurulduğu değil, bizim o kafesin içinde kalmayı neden kabul ettiğimizdir.

★

OYUNU KURANLAR, ROLÜNÜ UNUTANLAR!

Güç kimdeyse oyunu o kuruyor. Kuralları o koyuyor, rolleri o dağıtıyor. Kimin nerede duracağını, kimin konuşacağını, kimin susacağını belirlemeye çalışıyor.

Sonra herkes sahneye çıkıyor.

Kimi patron, kimi işçi…
Kimi yönetici, kimi yönetilen…
Kimi hükmeden, kimi boyun eğen…
Kimi oyunu kuran, kimi kurulan oyunun içinde ömrünü tüketen…

Asıl mesele ne biliyor musun?

İnsan, kendisine verilen rolü bir süre sonra kanıksıyor. Rolüyle kimliğini karıştırıyor. İçinde bulunduğu düzeni sorgulamayı unutuyor.

Bir zamanlar itiraz ettiği yanlışları savunmaya, eleştirdiği insanlara benzemeye başlıyor. Kendi çıkarı zedelendiğinde adaleti hatırlıyor, başkasının hakkı yenirken susuyor.

Ve gün geliyor, düşünmeyi bırakıyor. Sorgulamayı unutuyor. Vicdanının sesini bastırıyor.

Bedenen yaşıyor ama ruhen tükeniyor!

İşte en büyük esaret budur.

★

İnsanın elini kolunu bağlamana gerek yok. Düşünmesini engelle, sorgulama yeteneğini körelt, önüne birkaç menfaat koy ve susmasını sağla… Gerisini kendisi halleder.

Kafesin kapısını açık bıraksan bile dışarı çıkmayı düşünmez.

Çünkü artık demirlere değil, alışkanlıklarına bağlıdır.

En tehlikeli kölelik, insanın köle olduğunu bilmemesidir. En büyük yenilgi ise insanın kendi iradesinden vazgeçtiğini fark etmemesidir.

★

Peki, çıkış nerede?

İnsanın yeniden soru sormasında…

Menfaatinin karşısında vicdanını, korkusunun karşısında cesaretini, gücün karşısında hakikati tercih etmesinde…

Çünkü insanı insan yapan, kendisine verilen rolü kusursuz oynaması değil; gerektiğinde o rolü reddedebilecek bir iradeye sahip olmasıdır.

Ve unutmayalım:

Dünyayı yalnızca oyunu kuranlar yönetmez. Oyunun kurallarını sorgulamadan kabul edenler de bu düzenin devam etmesine katkı sağlar.

Asıl özgürlük, sahnede istediğin rolü oynamak değil; sahnenin kime ait olduğunu sorgulayabilmektir.

Peki, sen hâlâ kendi hayatını mı yaşıyorsun, yoksa başkasının yazdığı senaryoda sana verilen rolü mü oynuyorsun?

Selâmetle...

Kafes Bir Ekonomik Teti